Tahtaboş

Tahtaboş

“Hadi Hatice kuzum, öğle ezanı okunmadan tahtaboşa çık da sil süpür, iyice tozlanmıştır, bak baban namazdan sonra gelecek esnaf arkadaşlarıyla, mahcup olmayalım. Ben de mutfağa geçiyorum, saksılara da göz atıver canım.” dedi halam o gün telaş içerisinde.

Bilmiyorduk o günün nelere gebe olduğunu ama şimdi düşünüyorum da halam miladını hissetmiş olmalı ki o gün her günkünden başka bir heyecan, bir başka güzellik vardı üzerinde. Benzi hep soluk olan halamın yanakları al aldı o gün. Her gün eşyalar üzerinde bir görev aşkı ile gezinen gözlerinin o gün ilk defa parladığına, ışık saçtığına şahit olmuştum.

Halam kıymetlimizdi. Babaannemle dedemi küçük yaşlarındayken kaybettikleri için babamla can yoldaşı olmuşlardı birbirlerine çocukluklarından beri. Babam öyle bir üstüne titrerdi ki halamın, artık yetişkin bir hanım olmasına rağmen hâlâ küçük bir kız çocuğuymuş gibi koruyup kollamak, gözünün önünden ayırmak istemezdi. Halam hiç şikayet etmezdi bu durumdan. Anne babasının yerine koymuştu ağabeyini. O neyi münasip görürse kendisi için hak verirdi, hiç itiraz etmezdi. Çok imrenirdim aralarındaki bu kenetlenişe. Ama Allah var, babam halama gösterdiği bu ilgiyi annemle ve benimle de paylaşmaya itina ederdi.

Ben 15’imdeydim o zaman, halam da 30’undaydı. Ama içindeki o küçük, eğlenceli kız çocuğunu hep salıverirdi ortaya. Görenler 30 olduğuna inanmazdı. Abla kardeş gibi çok yakındık birbirimize. Sırdaştık, hayata aynı pencereden bakardık, düşlerimiz bile ortaktı. Ben edebiyat öğretmeni olmak isterdim, onun arzusu da anaokulu öğretmenliğiydi. Dışarıdan okuyordu liseyi o sıra; çok da gayretli, hevesliydi. Aynı kasabada öğretmenlik yaptığımızın hayalini kurardık, ilerleyen yaşamımızda da birbirimizden hiç ayrılmayacağımıza inanarak.

Tahtaboş, konağımızın en işlek, en gün görmüş mekânıydı. Ele avuca sığmayan biz ikimiz cümbüş yerine çevirirdik orayı arkadaşlarımızı, komşularımızı davet ederek. “Gün”ler yapılırdı hanımlar arasında; sohbetler, şamatalar koyulaşırdı çay kahve, ikramlıklar eşliğinde. Halam esas kızdı hep bu şenliklerde. Fır dönerdi etrafta. İzzet ikram ondan sorulurdu. Konuklar gelmeden bir gün önce ahşapları ovar, parlatır; tek toz zerresi kalmayana dek siler süpürür; çiçekleri birer birer kontrol eder, sularını tazeler, boynu bükülmüşleri hemen tedaviye başlardı. Bir tek saksıdaki çiçeklerle değil, tahtaboşun etrafı daha envai çeşit bitkiyle sarılıydı. Hanımelleri, asma yaprakları, yediveren gülleri.. Hem görüntüleri, hem mis gibi kokularıyla tahtaboşu cennet bahçesine çevirmişti bu nadide nebatlar. Hepsinde halamın emeği o kadar büyüktü ki. Annem, babam burayı onun himayesine bırakmışlardı. Bundandı tahtaboşun çekiciliği, eşsizliği. Halam burasını yaşama sevinciyle bezemişti. Nasıl ki onun içinde hayat pınarı kana kana akıyorsa, tahtaboşun her köşesinde de huzurlu bir meltem esiyordu. Sevgisiyle, alakasıyla sarıp sarmalamıştı burayı biricik halam.

Mutfaktan enfes kokular geliyordu çatı katına kadar. Halam işini bitirmiş, yardıma gelmişti bana. Her yeri kolaçan etti, çiçekleri okşadı, konuştu onlarla şen şakrak. Sedirin üstündeki kırlentleri havalandırdı. Görebiliyordum, gündelik yaşamından farklıydı o günkü hâlleri. Hatta laflamıştık bu cıvıltısına dair.

“Adam sen de, 40 yıllık Rümeysa’yım işte. Huyum aynı, suyum aynı.” demişti bana.

“Şüphem yok halacığım sadece fazla coşkulu gördüm seni, ondan sordum.” demiştim.

“Bahardan o, bahardan.” demişti cevaben.

Nihayet babam ve iki arkadaşı namazdan sonra geldiler. Ben açmıştım kapıyı. Hıdır Amca’yı tanıyordum. Mahallemizin tuhafiyecisiydi. Yalnız, yanındaki genç ağabeyi çıkaramamıştım. Meğer o da yeğeniymiş Hıdır Amca’nın. O da Kütahya’da yaşıyormuş ama bize uzak bir ilçesinde. İlk kez gelişiymiş buralara. Mühendismiş, ilk görev yeri olarak da bizim kasabaya vermişler.

Babamlar direkt tahtaboşa çıktılar. “Kızım, tavla takımını getir bakalım.” dedi babam bana. Sohbet uzun sürecekti belli ki. Halam mutfaktaki telaşeden misafirleri karşılayamamıştı. Aksi gibi annem de yoktu o gün. Bir arkadaşının bebek mevlidi için erkenden çıkmıştı sabahleyin. Halam kaç kişi geldiğini sordu bana çay fincanlarını ayarlamak için. 3 kişi olduklarını söyledim, birinin de daha önce hiç görmediğim bir ağabey olduğunu söyledim ama pek önemsememişti o an. Elinde çay tepsisiyle çıkmaya başladı çatı katına. Ben de ikramlıkları koydum bir tepsiye peşinden, onu takip ettim.

Halam çayları servis ederken hepsine hitaben: “Hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz.” dedi ve boş çay tepsisini alıp eğildiği yerden doğrulunca Selim ağabey ile göz göze geldiler. Kalp gözleri de açıkmış ki o an, dakikalar içerisinde gözleriyle birlikte gönülleri de aktı birbirlerine. Halam böyle tarif edecekti ileride sevdasını dillendirirken. O bakışmadan sonra hızlıca dönüp mutfağa indi. Ben birbirlerine alıcı gözle baktıklarının tek şahidiydim o an. Halamın heyecanını fark edebilmiştim ama böyle apar topar dönüp çıkınca tahtaboştan, fena birşey olduğu hissine kapıldım. “Acaba babam fark etti mi göz göze değdiklerini?” diye vesveselendim ve koşar adımlarla halamı takip ettim. Mutfakta bir o yana, bir bu yana gidiyor, ellerini nereye sığdıracağını bilemiyor, dudaklarını ısırıyordu.

“Hala iyi misin? Ne oldu yukarıda? Ne bu halin?” diye sordum. Çekti beni kenara, mutfağın kapısını kapattı: “Uzun süre mi kaldım yanlarında? Ağabeyim benden yana baktı mı hiç? Ya da Hıdır ağabey? Fark ettin mi sen?” diye ardı ardına sorular sormaya başladı bana.

“Hala dur biraz. Hayır onlar bakmadı. Ama o ağabeyin sana nasıl baktığını, senin de ona nasıl baktığını gördüm ben. Hadi söyle tanıyor musun onu daha önceden?” dedim.

“Senden hiçbir şeyi gizlemem Haticem bilirsin; tanımıyorum hayır ama öyle birşey vardı ki gözlerinde sanki ezelden beri o yanımdaymış, hep benimleymiş gibi hissettim. İnan bana ne olduğunu anlayamıyorum. Yani bu nasıl olur? Sanki ezbere biliyordum bu gözleri, bu bakışı.” dedi titrek sesiyle.

“Hala, bunun adı aşk.” dedim.

“Sen nereden biliyorsun aşkı ufaklık? Hadi oradan.” dedi.

“15 yaşında bir genç kızım. Elbette biliyorum.” diye gülümsedim ona. İşte bitimsiz sevdaları tahtaboşun o huzur ikliminde böyle başladı. Artık daha da derin bir anlam kazanmıştı tahtaboş burada filizlenen büyük aşkla. Ne saadetler, heyecanlar, tatlı telâşlar yaşanacaktı artık orada bu tanışmanın yüzü suyu hürmetine. Ancak bir o kadar da hüzün ve eleme gebeydi bu yıllanmış tahtaboş.

Aşk doğdu, filiz verdi, büyüdü ve kemale ermek istedi. İş ciddiye binene kadar tahtaboşta konuk olarak ağırladık Selim ağabeyi. Pek çok gündüz vakitlerinde burası özel davetlilerle şenlenirken akşam oldu mu kız kıza dertleşip, hayal kurduğumuz bir sığınağa dönüşürdü. Bu birliktelik resmiyet kazanınca da, çeyizlerin düzüldüğü, kınaların hazırlandığı, gelinle damadın avludaki davetlileri ilk selamladığı ulvî bir mekana dönüştü.

Babam ayırmadı halamı bizden. Koca konak, çiçeği burnunda bir aileye daha kucak açtı. Bu benim açımdan o kadar büyük bir sevinçti ki. Zira, içten içe halam ayrı eve çıkacak diye çok ama çok korkuyordum. Tahtaboş yine gündüzleri halamla benim yuvamızdı ama artık akşamları çifte kumrulara tahsis ediliyordu sıklıkla. Cicim ayları tahtaboşa bile yaramıştı. Ahşap parke artık gıcırdamıyor, saçağını taşıyan direkler yılların yorgunluğunu değil de yeni bir hayatın ışıltısını omuzluyorlardı adeta.

Derken Selim eniştenin askerlik vazifesi geldi çattı. “Sayılı gün çabuk geçer” deyip hasreti sırtlandılar. Tahtaboş bu sefer ayrılığa, gurbet yolu gözlemeye sahne olacaktı. Vedaları burada gerçekleşti. Selim enişte halamın kendisini buradan uğurlamasını istedi.

“Ellerimiz bir süreliğine ayrılıyor ama tahtaboş şahit olsun ki en tez vakitte tekrar burada kavuşacak birbirine.” dedi sevdiğine binbir ümitle.

Geceler gündüze karışırken, mevsimler yer değiştirirken tahtaboşta yazılıp okunan mektuplar geldi gitti. Özlemli bekleyiş, vuslat heyecanı konağın her yerine sindi. Selim eniştenin terhisine az bir süre kala halam ayrılmaz oldu tahtaboştan bir an bile. Vakit gelip çattığında dayandı parmaklıklarına, yola dikti gözünü, heyecanını umuduna kattı ve beklemeye koyuldu.

Mektuplarıyla halama nefes olan, derman olan Selim eniştem dönülmez gidişiyle bu kez yara açtı halamın kalbinde. Gelemedi eniştem, vuslatına eremedi, can yoldaşını dünya gözüyle bir daha göremedi. Şehit düşmüştü. Ateşi de tez elden konağın ortasına çığ gibi düşmüştü. Bu elim haberle halam sessizliğe, tepkisizliğe gömüldü. Kapattı kendini, sürgüne çekti. Bir daha sesini duyamadık, acısına bile ortak etmedi bizi. İçindeki hiç büyümeyen o küçük kız kısa zamanda olgunlaşmış, hatta çökmüş, ununu eleyip eleğini asmıştı bile.

Ve birgün bıraktı kendini tahtaboşun korkuluklarından sonsuzluğa doğru. Onun yaşama sevincinin, içinde gürül gürül akan hayat şelalesinin paydaşı olan tahtaboş şimdi onun yitip gidişine tanık oluyordu.

O gitti, yuvamız temelinden sarsıldı. Bir daha adım atamadık tahtaboşa, çiçekleri sulayamadık, sedirinde oturamadık, tozundan toprağından arındıramadık onu. Yediverenler, asmalar boynunu büktü. Biz kaçtık ondan hep. Bir zamanlar yuva diye sığındığımız tahtaboş mezar olmuştu gözümüzün önünde zira. O da bu ağırlığa, bu köhnemişliğe dayanamadı birgün. Gıcırdayan ahşapları, çatırdayan damıyla çöküverdi. Ve ben enkazından kalkan toz bulutunda halamın o çocuksu gülüşünü gördüm en son.

Elif GÜLER

Share

2 thoughts on “Tahtaboş

  1. Elinize sağlık, Elif hocam…şahane bir öykü olmuş, bayıldım…tahtaboş gerçek anlamını yaşam enerjisini bulmuş…ve belki de sayenizde ilk defa Türk edebiyatına girdi, bizim çiçekler içindeki eski evin tahtaboşu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir