Şen Kahkahalar Senfonisi

Şen Kahkahalar Senfonisi

Da Vinci’nin ‘son akşam yemeğini’ resmettiği tablosundaki Yahuda’nın yüzünü uzunca bir süre araması gibiydi benim yaşantım. Da Vinci neyi aradığını biliyordu; Ama ben neyi aradığımı bilmeden, kendimi bir sürüklenişin akıntısında çırpınırken buluyordum. Ellerimi masaya usulca koyup, etrafımdaki her bir yüze büyük bir dikkatle bakıyor; yüzlerinin üzerini örten her bir ayrıntıyı inceliyordum. Mutlu yüzler masası. Şen kahkahalar senfonisi. Kimdi bu etrafımdaki insanlar? Aynı masayı paylaşıyordum ama; tanımıyordum yeteri kadar. İşim gereği oluşan zoraki bağlılıkta boğulur gibi oluyordum. Ve aralarında en görünmeyeni olma unvanını elimde tutuyordum. Etrafımdaki bu mutlu varlıklar, benim varlığımın gerçekliğini sorgulamaya itiyor ve bu sorgulamalar mutsuzluk olarak tekrar bana geri dönüyordu. Sakin ve düşünceli yapımdan kurtulamıyor, bu da beni silikleştiriyordu. Çözümlemelerle geçen saatlerimden sonra mesaim bitiyor, evimde beni bekleyen yalnızlığımla soğuk bir kucaklaşma mesaisi başlıyordu. Monotonluğun sarmalı. Tekrar eden, aynılaşan, hatta benzerliğinin tiksindirici duygusunu varlığımın her bir zerresinde hissettiren tuhaflık. Evet doğru kelimeyi bulmuştum sanırım: Tiksindirici. Tiksinircesine izliyordum hayatı. Bir ahtapotun kolları arasında, çırpına çırpına okyanusun derinliğine götürülüyordum. Boğulmayı istiyordum ve sonlanmayı. Salata tabağı bir tek bana uzaktı. Küsmüş bir çocuk gibi kendi tabağımı çatalımla didikliyordum. Su masanın öbür ucunda. Konuşmalar hararetli. Bölersem, karşımda üç somurtkan yüzle karşı karşıya kalabilir ve akıllarından neler geçtiğini hiçbir zaman öğrenemeyeceğim yüz ifadelerinin, yıllarca belleğimi işgal etmesine müsaade etmiş olurdum. Susamamış olduğuma inandırdım kendimi. Yanımda oturan personel müdürü, yanındakine, iki gün önceki çapkınlığını ballandıra ballandıra anlatıyor ve sağ kolumun işlevini yitirmesine sebep olacak şekilde bana doğru yaslanıyordu. Bir yastık vazifesiydim onun için. İngiliz kumaşından, kaz tüyü bir yastık. Karşımda duran ve benimle aynı derece sahip memur F. yemeğini yemekle meşgul. Lokmaları ardı ardına ağzına götürürken, yemek adabı gibi bir takıntının umurunda olmadığını belirtiyordu. Ev sahibi C. muhasebe sorumlusu olmasının verdiği ciddiyetle, kelimeleri seçerek kullanıyor, sanki bir kelimenin yanlış kullanılması, fikir kasasında açık kalacakmış korkusunu ele veriyordu.


”Sevgili dostlar.” uzun bir sessizlik… bekleyiş. Tüm gözler üzerimde buluşuyor, çatal kaşık sesleri bir anda kesiliyordu. Yemeğin başından beri havada uçan sineğin vızıltısı şimdi daha net duyulur olmuştu. Vızıldayarak sofranın üzerinden geçip, pencereden dışarı çıkıyordu. ”Sizler burada, bu masanın etrafında şen kahkahalarınızı atarken, şu pencerenin ardında koca bir dünya can çekişiyor. Farkında olduğunuzu biliyorum. En azından bazılarınızın.” Garip bir duygu kaplıyordu içimi. Mezuniyetimdeki o amatörce yaptığım konuşmanın ve akabinde gördüğüm, yüzlerdeki alaycı ifadelerin karşısında hissettiğim duygunun aynısını yaşıyordum sanki. Sözlerime devam etmek istedim ama; tepkisiz yüzleri görünce, hiçliğin içinde yuvarlanır gibi olmuştum. Kendimi, yavaş yavaş eriyor; gittikçe yok oluyor gibi hissediyordum. ”Dostlarım” dedim son bir gayretle. ”Keyfinizi kaçırmak istemezdim ama, sadece küçük bir hatırlatma niyetiyle sarf ettim bu sözleri. Bir şey yapmak ya da, bir kaç kelime söylemek zorunda hissetmeyin kendinizi. Sadece içimden geçenleri söylemek istedim. Belki, kiminiz bunun yeri ve zamanı olmadığını düşüyordur. Kiminiz ‘ne yapalım yani’ diyor; kiminiz ise ‘kes artık zırvalamayı da eğlencemize geri dönelim’ diye geçiriyordur aklından. Çekinmenizi istemiyorum. İçinizden geçenleri söylemekte özgürsünüz.” Masadaki sessizlik o kadar rahatsız ediciydi ki, böyle bir konuşma yaptığımdan ötürü pişman olup olmadığımı sorgular olmuştum. Tüm yüzlerde boğucu bir anlamsızlık hakimdi. Evet, anlamsız bakan yüzlerde boğulacak gibi oluyor, uzanacak bir ipi sımsıkı kavramak için sabırsızlanıyordum. Tam olarak, açık, net ve canlı bakan gözleri ilk defa bu kadar yakından üzerimde hissediyordum. Ne geçiyordu düşüncelerinden, hiç bir zaman öğrenemeyecektim. Beni, ilgisiz kalmış bir zavallı olarak gördüklerinden eminim. Hiç bir cevap alamamayı, en büyük hakaret olarak algılamama neden oluyordu. Kayıtsızlığın vücut bulmuş hallerine bakışımı sonlandırdım. Yerime oturuyor, bakışlarımı tepemizde yanan lambanın kuvvetli ışığına çeviriyordum. Gözlerimi kırpmamacasına baktım. Uzunca bir seyredişti bu. Anlamsız, bunaltıcı bir seyrediş. Vücutta bir yerlerde nükseden ve hiç bir zaman geçmeyeceğini düşündüğün bir ağrı gibiydi. Kendimi küçülmüş, masanın ve tüm yüzlerin önümde devleştiğini hissettim. En baş köşede oturan ve ortamın en şakacısı olan T. kadehini kaldırıp ”dünyanın şerefine” dedi ve ben hariç herkes kadehlerini kaldırıp, yemeğine kaldığı yerden devam etti. Çatal kaşık sesleri tekrardan varlıklarını ispatlamaya kaldığı yerden devam ediyordu. Ben ise sıkılan dişlerimin gıcırtısı eşliğinde masadan kalkıp hiç bir şey demeden mekandan ayrıldım. Ensemdeki bakışların ağırlığı yavaş yavaş yok oldu. Karanlık, tüm varlıkların üzerine çökmüştü; benim ise gözlerim ışığa uzun süre bakmaktan dolayı ağrıyordu. Sadece yürümek istiyordum. Evim yürüyerek gidemeyecek kadar uzakta, aklım ise az önceki masada ufalan bedenimdeydi. Aniden önüme çıkan bir köpekten ürküyor, dalgınlığım bir anlığına yok oluyordu. Sanki bu dünyada sadece ben ve bu köpek kalmış gibiydik. Masadaki yaptığım konuşma ve dostların tepkisizliğini unutmuştum bir an. Caddeye yöneldiğimde bir kaç araç ışığına maruz kalıyor, yolun öte tarafındaki sahile doğru yönümü değiştiriyordum. Olmayan bir şeyi arar gibiydim. Var olmayanın varlığını var etmek istiyordum sanki. Tanrı rolüne bürünmek miydi bu? Başka birinde var olan şey bende niye var olmuyordu. Çevremdeki insanların mutlu yaşantılarını gördükçe, kendi mutsuzluğum geliyordu aklıma. Hep bir, hayalde kalmışlığımın mutsuzluğu beni sahil boyunda yürümeye terk ediyordu. Beklentilerim önümden geçip gidiyorken, ben onları yakalayamıyor olmanın ızdırabını yaşıyordum. Omzumda aldığım darbelerin sızısı kalıyordu geriye. Varlığıma karşı hissizleşiyordum. Var olduğumu anımsatacak uyarılar yoktu etrafımda. Masadaki devasa sessizlik de beni, varlığımı sorgulamaya itiyordu. Ağzımda yerleşen ekşimsi bir tat, yüzümü ihtiyarlaştırmıştı. Ben, kaç seneler daha bu kafamda gürültü çıkaran yaramaz çocukları ıslah etmek için vaktimi harcayacağım? Kaç seneler daha, düşüncelerimi düzene sokmayı bekleyeceğim? Beklemek. Evet ya! Bekle demişti bana, annemin bakınca gözlerini ışıldatan o adam. Omzunda uçak taklidi yapan küçük çocuk, uçak taklidi yapmıyordu artık. Çünkü onu taşıyabilecek o adam yoktu. Yok oluş. Önce var mı oluyorduk yok olmak için, yoksa; birbirini tekrar eden varoluşları mı yaşıyorduk hiç yok olmayacak olan? ”Bekle beni küçük adam. Gelirken sana bir sürprizim var.” Neydi o sürpriz, hiç öğrenemedim. Bu bilinmezlikle yok oluşa yaklaşan bir varlıktan ibaretim. Anlamsızlaşan bir takım şeylerin, ürkütücü boşluğunu hissediyordum. Kendi ürkütücü boşluğumda kendimi yakalayamıyor, savruluşuma acıyan gözlerle bakıyordum. Kelimeler etrafımda rüzgarın savurduğu toz bulutları misali, gözlerimi kısmaktan başka bir işe yaramıyorlar.


Köpek ve ben sahil boyunca hareket eden tek varlıklardık. Ben duruyor; o da duruyordu. Şaşkınca etrafına bakıyor, benden bir hareket bekliyordu. Yürüyordum. O da yürüyordu. Bank üzerinde sızmış bir adamın derin nefes alışları dolduruyordu gözlerimi. Yalnızlığının hamallığını yapan bedeni, uykunun kuşatılmışlığındaydı. Köpek benim yanımdan ayrılıp adama doğru yöneldi. Adamı bir müddet kokladı ve yanı başında uzandı. Aradığını bulmuş gibiydi. Ayaklarının arasına uzattığı başını kaldırıp bana baktı ve tekrar uzatıp uykuya daldı. Yalnız devam ediyordum yürüyüşüme. Geldiğim yöne doğru yürüyor, ıssızlığın tuhaflığını bedenimde hissediyordum. Az önce ayrıldığım evin önünde buldum kendimi. İçeri girmek istiyordum ama, hazır hissetmiyordum kendimi. ”Baba, orada bir adam var, buraya doğru bakıyor!” Küçük bir çocuğun varlığımdan rahatsız olması, beni kapının ziline basmaya zorlamıştı. Beni, kötü niyetli biri sanmalarından korkmuştum. Bazen öyle durumlar gelişiyordu ki, kendini hazır hissetmen olanaksızlaşıyordu. İç kapıyı açtıklarında, sanki az önce çekip giden ben değilmişim gibi bir tavır takınma gereği hissettim. Salonun ortasına geldiğimde tüm sesler bıçak gibi kesildi. Üzerine bastığım halıda bir iki çerez kabuğu gözüme ilişmişti. ‘Bir’ rakamına benziyordu. Sigara dumanından kaynaklı bir iki öksürük sessizliği ara ara bölüyor ve nedense herkes konuşmamı bekliyormuş gibi bakıyordu. Ne diyeceğimi bilmiyor, bakışlarımı çerez kabuklarından kaldırıp odadaki tüm yüzlerde tek tek gezdiriyordum. Yerde duran çerez kabuklarından daha da anlamsızlardı benim için. O an aklıma gelen ilk şeyi söylemeye karar verdim. ”Niçin sessizsiniz? Rahatsızlık verdiysem gidebilirim.” Sanki sözleşmişler gibi herkes aynı anda, ”Rahatsız olan yok dostum, keyfine bak.” dedi ve benim varlığım o andan sonra yok olmuştu. Herkes kaldığı yerden ikili üçlü olarak sohbetlerine devam ediyor, ben yokmuşum gibi davranıyorlardı. Tekrar niye geldiğimi bilmiyordum. Pişmanlık duygusu, vızıldayan sineğin kanatlarıyla birlikte omzuma konuyor, tepemde yanan ışık sanki beynimi kavuruyordu.
Saat epey geç olmuştu. herkes yavaş yavaş gitmek için ayrılırken sadece ben ve ev sahibi kalmıştık. Bana istersem burada kalabileceğimi söyledi. Teşekkür edip ayrıldım. Yol boyunca otobüste uyumuş, hatta bir iki durak kaçırmıştım. Eve girdiğimde ışıkları yatmadan yatağa uzandım ve öylece uykuya dalmak için bekliyordum. Tıpkı babamın gelmesini beklediğim gibi. Uykum göz kapaklarımda varlığını hissettirmeye başlıyor ama babam hala gelmiyordu. Belki rüyama gelir diye umut ettim ve kollarımı uçak misali kanat yapıp iki yana açtım. Sabahın ilk ışıklarına doğru yolculuğa başladım.

Enver Karahan

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir