Metin Ve Angeli / 10 – Aklımı Kurcalayan Saatler

Metin Ve Angeli / 10 – Aklımı Kurcalayan Saatler

Anılar günahlar gibi asla unutulmuyor. Öyle olur olmadık zamanlarda insanın içini kavurup duruyor. Ne kadar kaçmaya çalışsan da ufak bir müziğin tınısı gibi paçandan yakalayıp kabuslar gördürüyor. Belki de sabah sabah üstümdeki bu terin sebebi günahlarımdır. Belki de kötü anılarım, insan yaşlandıkça eskiyi düşünmeden edemediği gibi yeniliğini de kabullenmek istemiyor. Halbuki vücut gibi her gün her şey değişiyor. O kadar yorgunum ki, bazen canım sadece seni sevmek istiyor. Tuvaletin aynasında yine o pis herifle karşılaşıyorum. Tutuşuyoruz kavgaya, sinirlerim bozuluyor. Elime ayağıma bir titreme geliyor. Geçiyorum salona yok. Gideyim de şu deli ilaçlarından alıyım bari diyorum. Dolabın üstünden kutuyu alıyorum içi boş. Ulan Metin. Neyse, dışarıda bir bağırış, çığırış ne oluyor diye bakayım diyorum. İmamın teknesi yanaşmış, Ruhi’yi battaniyeye sarmışlar, atıyorlar valiz gibi arkaya, gidiyor dostum. Allah rahmet eylesin diyorum içimden. ‘‘Kızım başınız sağ olsun.’’ ‘‘Sağ ol. Metin amca.’’ ‘‘Cenazeyi ne zaman kaldıracaksınız.’’ ‘‘Yarın nasip olursa. Almanya’dan akrabalar gelecek.’’ ‘‘Tamam. Kızım, Annene baş sağlığı dile. Okuması olursa haberimiz olsun.’’ Ruhi’yle buraya geldiğim ilk sene kahvede tanışmıştık. Edebiyatın dibine vurunca, bu adamdan zarar gelmez diye dost olmuştuk. Mekânın cennet olsun Ruhi. Alıyorum paltomu iniyorum aşağı. Mahallede bir sessizlik hâkim çocuklar bile top oynamaya çıkmamışlar. İnsan içine karışayım azıcık diye otobüs durağına gidiyorum. Geliyor benim otobüs, biniyorum ama bilet almayı unutmuşum. Arkamdaki üfleyip püflüyor. Şoför anlayışlı adam gibi. Anlıyor halimden ‘‘Sen geç amca bende var bir tane atarım ben.’’ Adama uzatıyorum parasını elden ele gidiyor. Önce yanıma gençten bir oğlan oturuyor. Açıyor bacakları Boğaz köprüsünün halatları gibi, kulağında kulaklık elinde walkman. Uyuyor sözde. Tam durağa gelince ayılıyor, kalkıp iniyor. Müneccim çocuğu. Arkadan kilolu bir hanımefendi oturuyor. Onun da kucağına çocuk. Çocuğun içine şeytan kaçmış sanki. Tövbe tövbe. Anasıda rahatsız ama durmuyor hergele. Şoför ısıtıcıları açmış benim ayaklar ısıtıcının üstünde pişiyor. Hanımda sıcaktan mayışınca, suyu fazla kaçmış cacık gibi oluyorum. O otuz dakikalık otobüs seyahati bana taksinin ne kadar güzel bir ulaşım aracı olduğunu hatırlatıyor. Neyse, iniyorum hastanenin önünde. Bahçeden adımımı atar atmaz denk geliyor bir tanesi. ‘‘Seninle de konuşuyorlar mı?’’ ‘‘Yok anam, benimle benden başkası sohbet etmiyor.’’ Aradığı cevabı bulamadı her halde gidiyor ağaca soruyor. -Vah zavallım. Sen nasıl bir acı da kavruldun kim bilir. İçeri giriyorum, vezne de duran kız tanıyor hemen. ‘‘Metin amca. Hoş geldin. Engin Bey’e mi?’’ ‘‘Hoş bulduk, güzel kızım. Engin Bey’e geldim. Evet.’’ Hemen arıyor. ‘‘Birazdan çağıracak sizi.’’ Gülümseyip, şapkamla teşekkür ediyorum. İnci gibi dişleri yayılıyor dudaklarına. Bir de şu resimdeki meymenetsize bak. -Sen sus ulan. Engin’in odaya giriyorum. Dezenfektan, rutubet ve anılar karşılıyor beni. Engin genç yaşta dökmüş saçları, kolay değil her gün delilerle uğraşmak. ‘‘Hoş geldin Metin amca. Ihlamur söyleyeyim mi? Sana.’’ ‘‘Adaçayı olsun limonlu. Hoş bulduk. Engin, nasılsın? Görüşmeyeli.’’ ‘‘Boş ver sen beni. Sen söyle bakalım, nerelerdesin uzun zamandır.’’ ‘‘Neden boş verecekmişim önce ben sordum.’’ Gülüyor. ‘‘Peki, peki. Ne yapalım Metin amcam, gördüğün gibi sabah dokuz akşam beş buradayız. Rutin bir hayatı kovalayıp mutlu olmaya çalışıyoruz. İki ay önce bir kızım oldu.’’ Susuyor. Terapiye ihtiyacı varmışta bana gelmiş hasta gibi, içini dökerken anılara dalmış bekliyor öyle. ‘‘Sen anlat bakalım neler yaptın görüşmeyeli?’’ Önce ilaçlar diyor, aklım. ‘‘Yahu şu benim ilaç bitti. Sabah biraz delilendim yine. Onu bana bir yaz evlat.’’ ‘‘Hallederiz. O kolay iş.’’ Başlıyoruz sohbete. Suat, Fuat, Necmi derken kahkaha hüzün birbirine karışıyor. Durup dururken aklına nereden geldiyse soruyor. ‘‘Büyük adaya gittin mi?’’ Gidemem ki, nasıl gideyim. Gidersem ölürüm. ‘‘Engin, adaçayını nereden alıyorsunuz oğlum.’’ ‘‘Metin amca, yine kaçıyorsun. Sorumu cevaplamadın.’’ Ne diyeyim bilmiyorum. Susuyorum. ‘‘Metin amca. Geçmişle yaşama artık. Herkes yoluna gitti. Eskilerin dediği gibi. Su akar yolunu bulur. Bak senin yolun ayrı çizilmiş, onun yolu ayrı çizilmiş.’’ Ahh be Engin. Ahh be evlat. Neyse kapatıyor konuyu. ‘‘Metin amca, başka bir şeye ihtiyacın var mı?’’ Tam çıkacağım. Aklıma Sümbül geliyor. ‘‘Yahu Engin! Senden bir ricam olacak.’’ Asker selamı verip. Emret diyor. ‘‘Bizim mahallede bir kız var. İsmi Sümbül.’’ Anlatıyorum hikâyeyi. Duygulanıyor. ‘‘Başım gözüm üstüne, sen istersin de yapmaz mıyım Metin amcam.’’ Sıkıyor elimi, güçlü güçlü, tamam diyorum bu çocuk baba olmuş. Çıkarken ‘‘Parasını benden alırsın.’’ diyorum. ‘‘Bu benden.’’ Diyor, göz kırpıp. Aşağıdaki kıza selam verip çıkacağım dışarıdaki deli dalıyor içeri. ‘‘Seninle de konuşuyorlar mı?’’ ‘‘Yok anam benimle benden başkası konuşmuyor.’’ Bizim kız kıkırdıyor hemen. Yanaşıyorum yanına. ‘‘Kızım bunun hikayesi ne?’’ ‘‘Aramız da ama.’’ ‘‘Her zaman olduğu gibi.’’ Başlıyor anlatmaya. 1955 te karısı hamile, sancısı geliyor. Çıkıyorlar evden araç yok başlıyorlar yürümeye, kadın yürüyemeyince kilisenin kapısına yanaşıyor. İçeriden geliyor papaz, alıyor bunları içeri. Hemen başlıyor doğum, bu da koşturuyor hastaneye. Bazı dinci gruplar gece kiliseye molotof atıyorlar. Kadın, çocuk, papaz hepsi yanıyor içeride. Bu garibim de günah işlediğini sanıp yakıyor beynini. Yazık, insan hep kendini suçluyor, yakınlarını kaybedince. Bu sefer taksiyle dönüyorum eve. Ruhi’nin evinin ışıkları açık, diğerleri sanki yasta, karanlık. Çıt yok sokakta. Kimse açmamış televizyonu, sesi gider diye. Bende açmıyorum. Kafamda deli bir adam, geçmişim ve sen. Dolduruyorsunuz koca geceyi. Şiir gibi bir yağmur başlıyor. İstanbul, kaybettiği edebiyatçısına ağlıyor. Bende sana.

AKLIMI KURCALAYAN SAATLER
Hani bir koku duyup da gidersin ya geçmişe,
İşte her gece saçlarınla çıkarım bu yolculuğa.
İzlerim dudaklarının o çocukça büzüşmesini,
Uzanır öperim usulca.
Gölge gibi gezerim odada,
Bakarım açılmış mı yüreğin, üşümüş mü ellerin.
Örter geçerim salona,
İki satır şiir karalarım aklımın köşe duvarlarına,
Balkona bir sigara izmariti bırakır.
Yatarım sessizce yanına.
İzlerim bazı geceler sabah olasıya,
Bazı geceler de söver dururum zamana,
Saatlerin tik taklarını sustururum kafamın bir yerlerinde.
Dalarım yatağımın manzarasına.
Hayaller kurarım bizli,
Zamansız diyarlarda.
Bu aklımı kurcalayan saatlerde,
Daha bir sokulurum sıcağına, kokuna, koynuna,
Güzel yüzünün masal diyarlarına.
09.09.2021

Fatih Cihat Köksal

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir