Kalabalıktan Uzak

Kalabalıktan Uzak

Kalabalıktan uzakta kalmayı tercih ediyorum. Çünkü uyurgezerlerin arasından yürüyüp geçmek beni rahatsız ediyor. Ruhumdaki ışığı yitirmek istemiyorum. Bu yüzden en güzeli yalnızlık. Zaten çağımızda benim gibi düşünenlerin sayısı giderek artıyor. Kapımı çalan olduğunda açmıyorum. Eğer açarsam kendimi sakladığım evimde acıdan bir anı kalacak diye çekiniyorum. İnsanlar hep hüsran getirir. Bunu yeterince deneyimledim. Kendimden daha fazla taviz veremem. Aksi takdirde ortada ben denen bir varlık kalmayacak.

Bugüne kadar kimse acılarımı hissedemedi. Korkularımı dindiremedi. Yüreğimi okuyamadı. Gerçek beni bulmaya tenezzül bile etmedi. Çağ sığ olma çağı. Herkes alelacele bir yerlere yetişmek zorundaymış gibi. Herkes bir gezegenden ötekine atlayan aklı karışık gezginlere dönüşmüş. Ruh eşinin anlamı yitirilmiş. Artık az benzer olmak yetiyor. Bir olabilmek saklanma çukurunda yarı ölü. Sevgi bir tık ötede ve sonra bir tık beride. İnsanların aklında sürekli bağırır bir ses “Sıradaki!” Doğrusu hızlarına yetişmek zor. Hele sahte değilsen daha zor. Kırıtık bir kalbin ve umursamaz bir tavrın olmalı. Yoksa yandın, yalnızsın. Oysa böyle olmamalıydı dediğinizi duyar gibiyim. Maalesef sizin bildiğiniz filmlerdeki kurmacalardan ibaret. Gerçek hayatta iyilerin aşk oyununu kazandığını ne zaman gördünüz? Gülüp geçiyorum.

Yine kalabalıktan uzakta yürüdüğüm bir gündü. Sanki sahilde ayaklarımı suya değdirmemeye çalışarak yürüyordum. “Aman şimdi değecek! Daha dikkatli ol,” deyip duruyordum kendime. Elimde yeni bir şiir kitabı vardı. Yalnızlığımı kitaplarla paylaşmam vazgeçilmez huyumdur. Herhangi bir ruha temas etmeden yürümeye çalışırken bir yandan da içimden insanların ezberci hâllerine gülüyordum. Dışımdan gülemem. İnsanlara epeydir gülüşümü göstermiyorum. Gülüşümü göstermeye değecek biri yok ki! Tam “İşte bu!” dediğim bile birkaç gün içinde kalbimde soluyor. Ben de hafıza kitaplığımın en çok okunan kitabı olan hayal kırıklıkları kitabımın arasına sokuşturuyorum solmuş olanları. Bir daha dokunmamak üzere. Ben bunları guguk kuşu gibi düşünüp dururken biri seslendi.

“Bakar mısınız!”
“Hayır, bakamam,” demek istesem de hassas biri olduğum için dönüp baktım. Nezaket her ne kadar sosyal hayatta ters tepse de benim için hâlâ önemli. Benim gibiler bunun yüzünden çok acı çekti, terk edildi, biliyorum ama ne yapayım ben buyum. İncelik kötülüğü kendine çekmekte ustadır. Bununla ilgili yapılacak hiçbir şey yok. Kötülük yutmak için her zaman inceliği arar. Tüm incelikleri bitiresiye dek.

“Kitabınızı düşürdünüz,” dedi genç adam. Kitap bakımlı ellerindeydi. Kendine dikkat ettiği belliydi. Her şeye inandırabilecek bir yüzü vardı ama benim adım Feride. İsmimin anlamına uygun olarak kolay kolay inanmam.

“Ha öyle mi? Teşekkürler,” dedim istemeyerek.
Genç adama kitabı uzatırken “Bu kitabı daha dün bitirdim. Ne tesadüf! Anladığım kadarıyla siz de şiir seviyorsunuz,” dedi gülümseyerek.

Şiir sevdiğimi anlamıştı tabii ki. Birine şiir okuduğunda şeytan görmüş gibi kaçar, bilmez miyim? Asla duygusal olduğunu belli etmeyeceksin. Gerçek kendini göstermeyeceksin. Bugüne dek hep böyle oldu. Bundan sonra da böyle olur, eminim. Aslında cevap vermesem daha iyi ama ah hassas ben!

“Evet, şiir severim.”
“En sevdiğiniz şiir hangisi?”

Bu ne hız? Ne sanıyor bu kendini? Belli ki beni kullanmak için kendine yol açıyor. Çok bekler. Neyse cevap vermezsem kendim olmam. İşte yine kendim olmaktan kaçamadığım bir an. Hep bu yüzden kaybeden ben oluyorum.

“Birçok şiir var. Genellikle yalnızlık konulu olanlar.”
“Aa, benim de!”

Bilerek böyle söylüyor. Beni kandırabilmek için. Kim görmüş bu devirde nazik ve içten bir adam. Beni buna kimse inandıramaz.

“Anladım, benim gitmem gerekiyor. Tekrar teşekkürler. Kitabı alabilir miyim?”
“Tabii, buyurun. Keşke vaktiniz olsaydı. Bir kahve içerdik.”

Pes doğrusu! Daha neler…
Kitabı elinden kaparcasına alıp hızlı adımlarla yürümeye başladım. Arkamdan seslendi.

“Başka bir zaman görüşemez miyiz?”

İyi ki etrafta çok insan yok şu an. Bir dillere düşmediğim kalmıştı. Biraz daha hızlansam iyi olacak. Benim bu tarz şeylere inancım da yok zamanım da. Yok işte!
Genç adam arkasından bakakalmıştı. Ne güzel bir kadındı ama bir o kadar da kırılgan birine benziyordu. Dokunsa uçuşacak çiçek yapraklarından oluşmuştu sanki. Güzelliğinin farkında değil miydi yoksa? Dış güzelliğine tutulmuştu. Daha adımı bile söyleyemedim, daha fazla uzaklaşmadan “Ben, Çağhan” diye seslensem anlar mı? Yok, sanmıyorum. Seslenmek yerine yanına gitsem daha iyi olacak. Çağhan arkasından koştururcasına ilerleyip yetişti.

“Ben, Çağhan. Sizin isminiz?”

Feride düşündü. Bir yandan da yürümeye devam ediyordu.

“Beyefendi, işim var demiştim. Anlamıyor musunuz?”
“Lütfen beni affedin. İsminizi bağışlasanız.”
“Feride. Oldu mu, gidebilir miyim?”
“Feride hanım çok güzelsiniz,” diye çıkıverdi Çağhan’ın ağzından.

Yok artık! Bu ne münasebet? Şimdi bağıracağım.
Feride, Çağhan’a cevap vermeden ilerledi. Kitap satan bir yer gözüne ilişti. Ruhuna sığınak için en uygun yer. Hemen oraya yöneldi. İçeri girdi. Çağhan da arkasından geldi. Hiç yılmayacak herhâlde diye içinden geçirdi Feride. Kalbinin bir köşesi cüretkâr gülüşlerle izliyordu olan biteni. İlk kez biri ona güzel demişti. İlk kez biri sadece o varmış gibi yanından ayrılmak istemiyordu. Gururu okşanmıştı. Adam oldukça yakışıklıydı. Şiirden de anlıyordu. Şu ana kadar da nazik tavırlarını sürdürmüştü. Bir şans versem ne olacak diyen yanını sen ne yaptığını sanıyorsun diyen yanı azarladı.

İçindeki kitaplar konuşuyordu “Belki de olur, belki de odur,” diyerek. Her kadına aynı şeyleri söylüyordur diye düşünse de güzel sözcükler duymak hiç de fena sayılmazdı. Aşk kitaplarının önüne gelmişti. Raflarda dizili romantik yalanlar arasında kalmış olmak ironik gelmişti. Aklının bir köşesi bağırdı “Ya hepsi yalan değilse?” Ne bileyim diye cevapladı sessizce. Çağhan onu seyrediyordu. Dayanamadı. Bir soru daha yöneltti. “Konuşmayacak mısınız, gerçekten öcü gibi mi görünüyorum.” Feride, Çağhan’ın gözlerine bakmamak için dirense de yeşil gözlerin etrafındaki siyah halkanın oluşturduğu girdap onu içine çekiyordu. Göz ucuyla şöyle bir baktı. Umarım hipnoz olmam diye geçirdi içinden. Yavaş yavaş etkilenmeye başlamıştı. Hele şu gülümseme. Neden böyle davetkâr gülümsüyordu? Bu kadar samimi olmayı nasıl başarıyordu? Aklı almıyordu. Buna alışkın değildi. Çekici bir adam sadece ona odaklanmış bir biçimde karşısında duruyordu. Bir şans verse ne olacaktı? Ah gelgitler! Aklım çok karıştı dedi kendi kendine. Canı da ne çok kahve çekmişti. Tam bu saatlerde mutlaka bir sade kahve ve bitter çikolata yemezse olmazdı. Hem burası kitap kafeymiş meğer. Tamam ne olacak bir denesem.

“Pekâlâ, bir kahve içebiliriz.”

Çağhan’ın berrak yeşil suyunun içindeki siyah yıldızlar dalgalandı. Her bakışı bir girdaptı. Karşı koymak çok zordu. Feride de dayanamamıştı zaten. Hayatında yıllar sonra ilk kez ön yargı ve korkularını geride bırakmış olarak heyecana adım atmıştı. Bunun ruhuna iyi gelmediğini söylemek yalan olurdu. Uzun boylu genç bir adam onunla kahve içmek istiyordu. Olacak şey değildi. İçinde henüz ölmemiş çılgın yanı “İyi yaptın, her zaman böyle bir ânı yaşayamazsın. Yalnız gününe renk kattın işte ne güzel. Kendini aştın bakıyorum,” diyerek kıkırdadı. O sırada Feride Çağhan’a bir bakış atıp hafiften tebessüm etti.

Üstü başı düzgündü. Omuzları genişti. Üzerinde gri bir palto vardı. Çok yakışmıştı. Küllü sarı saçları dalgalıydı. Çağhan konuşurken Feride bunları düşünüyordu. Ses tonu ne kadar inandırıcı diyordu kendi kendine. Onun da sade kahve seviyor olması hoş bir ayrıntıydı. Minik ayrıntıları severdi. Bitter çikolata almadı. Kendine baksa iyi olacaktı. Şekeri azaltması gerektiğini düşünmeye başlamıştı.

“Ben yazarım,” dedi Çağhan konuşma arasında. Yazdığı hiçbir kitapta bu kadar kırılgan biriyle tanışmamıştı. Ne kadar ince bir kadın diye düşündü. Feride’nin güzelliği karşısında etkilenmemek mümkün değildi. İçine kapanık ve duygusal bir yapısı olduğu belliydi. Daha önce konuştuğu kadınlardan farklıydı. Böyle bir kadınla karşılaşacağını tahmin etmezdi ama işte tam karşısında ona bakıyordu.

“Yazar mısınız? Ne hoş. Ne tarz yazıyorsunuz.”
“Belli bir tarzım yok. Genellikle hayata dair oluyor.”

Hem yakışıklı hem kültürlü. Şaşkınlığı bir türlü geçmiyordu Feride’nin. Bir yandan da duvarlarını yıkıp güneşi içeri alıyordu kalbi.

Birçok konu hakkında konuştular. Giderek kaynaştı ruhları. Sadece dıştan değil içten de anlaştılar. Hayat böyledir. Hiç beklemediğiniz hatta tam vazgeçeceğiniz anda size tatlı sürprizler yapar. Feride de buna yakalananlardan biri. Çağhan için de aynı durum geçerli. İkisi birlikte yüzleri gülümser hâlde konuşarak kitap kafeden çıktılar. İçeride “Aşk Var Mı?” adlı kitabı okuyan yalnız biri uzaktan onlara baktı ve içinden geçirdi, “Belki… Belki de var.”

Uğur Ünen

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir