J. P. Sartre / Bulantı

J. P. Sartre / Bulantı

Bulantıyı bir kavram olarak ele alırsak, J.P. Sartre’nın varoluşçu felsefesini ifade ettiğini söyleyebiliriz. İnsana bulantı duygusu veren şey, dünyanın kendinde varlığıdır. Varlıklar ne iseler, o olararak orada öylece anlamsız bir şekilde dururlar. Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin, ilk kez yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını farkeder. Çünkü, bu anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar.Varlıkların varoluşana karşı duyulan bir bulantı. 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen roman, J.P. Sartre tarafından 1938 yılında yayımlanmıştır. Eser, J.P. Sartre’nın edebiyat alanındaki ilk yapıtı olma özelliği taşımaktadır.

J.P.Sartre bu romanı, Le Havre ve Berlin’de günlük biçiminde kaleme almıştır. Romanda geçen Bouville ise Le Havre kentini simgelemektedir.


Romanın kahramanı olan Antoine Roquentin’ın, dünya karşısında duyduğu tiksinti anlatılırken, aslında bu tiksinti yalnızca dış dünyaya değil ayrıca Roquentin’ın kendi bedenine de duyduğu bir tiksintidir. Varoluşçuluğun kült kitaplarından biri olan Bulantı kitabında, varoluşla yüz yüze gelen Antonine Roquentin’ın geçirdiği değişim anlatılmaktadır.
Felsefe ve Edebiyat ile ilgilenenlerin mutlaka okumasını önerdiğimiz bu kitaptan seçtiğimiz beş alıntıyı sizlerle paylaşıyoruz. Keyifli okumalar…

Bulantı

Oysa şimdi çevremde, şurada masanın üzerindeduran bira bardağı gibi bir yığın nesne var. Gözüme çarpınca, ”Yeter artık, bıktım!” demek geliyor içimden. Çok ileri gitmiş olduğumu iyice anlıyorum. Bana kalırsa yalnızlıkla uyuşmak kabil değil. Ama böyle düşünüyorum diye her gece yatağımın altına baktığımı ya da gece yarısı kapımın ansızın açılmasını beklediğimi sanmayın. Ne var ki yine de tedirginim, yarım saattir şu bira bardağına bakmaktan kaçınıyorum. Altına üstüne, sağına soluna bakınıyorum, ama onu görmek istemiyorum. Çevremdeki bekarlardan hiçbiri yardım edemez bana; iş işten geçti, onlara sığınamam artık. Bunu iyice biliyorum. Yanıma gelip omzuma dostça vurarak şöyle diyebilirler bana: ”Bu bira bardağının nesi var? Ötekilerin aynı. Kesme bir bardak, kulplu, üzerinde bel resmi bulunan markası ‘Spatenbrau’ da yazılı” Bunları bende biliyorum. Ama başka bir şey olduğunu da biliyorum. Ufacık bir şey. Açıklayamıyorum onu. Hiç kimseye. İşte, yavaşça suyun dibine doğrukayıyorum. (Syf.25)

Önce, başlangıçların gerçek başlangıçlar olması gerekiyordu. Yazık! Ne istediğimi şimdi o kadar açıklıkla görüyorum ki! Süreyi pekleştiren, sıkıntıları kesip atan, bir caz havasının ilk notaları, trompetlerin tiz sesleri gibi ortaya çıkan gerçek başlangıçlar; daha sonraları ”Bir mayıs akşamıydı, gezinmeye çıkmıştım”, diye söz açtığımız, ötekilerden ayrı tuttuğumuz akşamlar gerekliydi. Gezintiye çıkarsanız, ay yeni yükselmiştir; tembel, bağımsız, boşalmış gibi duyarsınız kendinizi. Sonra birden, ”Bir şey oldu,” diye düşünürsünüz. Karanlığın içinde bir şey çıtırdar ya da tüy gibi bir gölge sokağın bir ucundan öte ucuna geçer; hangisi olsa olur. Ama bu önemsiz olay, ötekilerine benzemez. Bu olayın, çevresi sisler içinde kaybolan kocaman bir şeklin başlangıcı olduğunu birden kavrarsınız. O zaman, ”Bir şey başlamak üzere,” dersiniz. (Syf.65)

Bizi, birbirimizden ayıran gerçeği kavradım birden: Onun üzerine düşünebileceklerim ona erişmiyordu; romanlarda görülen ruhbilimden fazlası elimden gelmiyordu. Oysa onun yargısı beni bir kılıç gibi biçiyor vevar olma hakkımı bile sorguya çekiyordu. Doğruydu bu. Farkına varmıştım zaten; benim varolmaya hakkım yoktu. Rasgele ortaya çıkmıştım; bir taş, bir bitki, bir mikrop gibi var olup gidiyordum. Hayatım her bakımdan önemsiz mutluluklara yöneliyordu. Kimi zaman ne idüğü belirsiz işaretler gönderiyordu, kimi zaman da sonuçsuz bir vızıltıdan başka bir şey duyulmuyordu. (Syf.129-130)

Susuyorum, zorla gülüsüyorum. Garson kız, üzerinde tebeşir rengi bir Camambert peyniri bulunan tabağı önüme koyuyor. Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi sonsuz bir tiksinti kaplıyor. Ne işim var burada? Ne diye kalkıp hümanizm üzerine konuştum? Bu insanlar niçin burada? Neden yemek yiyorlar? Onların, var olduklarını bilmedikleri besbelli. Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım, içine yerleşeceğim bir yere… Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım. (Syf.182)

Olağanüstü bir andı bu. Hareketsiz, donmuş, korkunç bir kendinden geçmeye kapılmış halde şuradaydım. Ama bu kendinden geçişin tam içinde, yepyeni bir şey beliriyordu. Bulantıyı anlıyor, onu elime geçiriyordum. Aslında, buluşlarımı söz haline getirmiyordum. Ama şu anda, onları sözcük haline getirmenin kolay olacağını sanıyorum. Bütün bunların özü olumsallıktır. Yani, varoluş zorunluluk değildir demek istiyorum. Var olmak, burada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir, ama hiçbir zaman çıkarsayamayız onları. Bunu anlamış kimselerin olduğunu sanıyorum. Ama onlar, kendi kendinin nedeni olanzorunlu bir varlık uydurarak bu olumsallığı aşmaya çalışmışlardı. Oysa, hiçbir zorunlu varlık varoluşu açıklayamaz. Çünkü olumsallık bir sahte görünüş, ortadan kaldırılabilecek bir dış görünüş değildir; mutlak olanın kendisidir, bu yüzden yetkin bir temelsizliktir. Şu bahçe, şu kent, ben kendim, herşey temelsiz ve nedensizdir. (Syf.195)

J. P. Sartre

Ünlü Fransız yazar ve düşünür Jean Paul Sartre, 21 Haziran 1905’de Paris’de dünyaya gelmiştir. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle bilinmektedir. J.P. Sartre, bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yanlızca Fransız aydınlarının temsilcisi olarak kalmamış, özgün bir entellektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur. Sartre, 1964 yılında kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülünü, yapıtlarına ve politik konumuna zarar vereceği düşüncesiyle geri çevirmiştir. 15 Nisan 1980 yılında Paris’te son nefesini veren Sartre, Montparnasse mezarlığında Simon De Bevauvoir ile aynı mezarı paylaşmaktır.

Beşinci Sanat

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir