İzler

İzler

Elindeki market poşetlerini yere bırakıp, anahtarla kapıyı açıp girdiğinde, odadaki loşluğun içinde yere saçılmış minderleri, devrilen sandalyeyi ve divanda hareketsiz oturan kadının siluetini fark etmekte gecikmedi. İçerde, dışarıdaki pırıl pırıl haziran havasına tezat bir atmosfer vardı. Çocukluğundan alışık olduğu o küflü havasızlık, annesinin acı dolu iniltisi, keder ve korku dolu hatıraları… “Anne? diye endişeyle sorarak, divanda çökmüş kalmış kadına doğru telaşla yürürken, istemsizce boynuna bağladığı fularını düzeltiyor, uzun kollu bluzunun kol ağızlarını, terli avuç içlerine sıkıştırıp çekiştiriyordu.
“Saliha sen misin kızım, ah yavrum hoş geldin diyeceğim ama… kötü bir zamanda geldin, görüyorsun işte” diyen kadın titreyen buruşuk ellerini iki yana açmış, çukura kaçmış nemli gözleriyle kızına bakıyordu. Altmışlarının sonundaki bedbin kadının yüzünde, boynunda, bileklerinde eski yeni bereler, kızarıklıklar, morluklar görülüyordu.
“ Ah be anacığım şu haline bak! Allah cezasını versin, hâla mı ya!… bu adam yüz yaşına da gelse nafile. İnsanlıktan nasibini almamış bir kere. Niye katlanıyorsun ki buna anne?”
“Katlanmayıp ne yapacağım kızım. Ömrüm gelmiş geçmiş benim böyle. Bu yaştan sonra ne gidecek bir yerim var, ne yapacak bir şeyim var. Sen beni boş ver, alıştım ben artık, kabullendim kaderimi. Ama sen evlenip kurtuldun ya bu cehennemden. Benim yaşadıklarımı sen yaşamayacaksın ya… Tek sevincim bu kızım.”

Saliha, annesinin acı bir tonla söylediklerine cevap vermeden, çabuk hareketlerle, ortalığı topluyor, aldıklarını buzdolabına yerleştiriyor evin içinde dolandıkça, duvarlardan, eşyalardan yayılan acının, sevgisizliğin, umutsuzluğun sızısını hücrelerinde yeniden hissediyordu. Bu ev varlığında gizlenmiş çocuk Saliha’yı her seferinde yeniden örseliyordu. Annesi çatallı sesiyle konuşmaya devam ediyordu: “Kocana hep dua ediyorum kızım. Ayyaş babana, bu perişanlığımıza rağmen evlendi seninle. Halin vaktin de yerinde. Baban seni küçücükten verince korkmuştum, üzülmüştüm ama baba evinde gülmeyen yüzün kocanda güldü şükür.” Saliha yine sessiz kaldı. Bakışları, duvarda asılı duran düğün fotoğrafına kaydı. On altı yaşındaki soluk benizli, ürkek gelinle göz göze gelince utanarak bakışlarını kaçıran Saliha, farkında olmadan fularını düzeltti, bluzunun kollarını çekiştirip, uçlarını avuçlarının içine sıkıştırdı.

O anda, anahtarla zorlanan kapının sesi duyuldu. Leş gibi alkol kokusuyla, sallanarak odaya giren adamı gördüklerinde iki kadın da gerginlikten kasıldılar. Eciş bücüş bir kemik yığınına dönüşmüş olan adam, hıçkırıklar eşliğinde çıkan peltek kelimelerle: “Oooo Saliha hanım teşrif etmişler…anasının kıymetli kızı…ama sen ananı örnek alma ha, kocana saygıda kusur etme, sözünden çıkma…çocuk da doğuramadın zaten…seni kapının önüne koyuverirse kapıma gelme haaa…Karışmam baaaakkk “diye parmağını sallarken, divana yığıldı, sızdı kaldı.

Saliha’nın ruhu daralmış, dişlerini sıkmaktan çenesi uyuşmuş, sırtı ter içinde kalmıştı. “Anne, bu sızdı, artık uyanmaz, sen de yat dinlen. Geç olmadan, eve dönmem lazım benim. Yine uğrarım, acil bir şey olursa ara e mi. Hoşça kal” diyerek, apar topar kaçarcasına evi terk etti. Annesinin“güle güle”si, “selam söyle”si, kapının ardında kaldı. Tıpkı çocukluğundaki kaçışları gibi sahile attı kendini. Geçmiş, bugün ve gelecek, beyninde bir anafora dönüşmüş, tüm duygularını birbirine katıyordu. Ayakkabılarını bir yana atıp, ıslak kumda çıplak ayak, hırsla yürüdü. Her adımının izini anında yok eden dalgalara küçük tekmeler attı. Uzakta bir balıkçı teknesi ve çığlık atan martıların dışında gün batımının ıssızlığı vardı sahilde. Öfkeli, kederli, çaresiz ve yapayalnız hissediyordu kendini. Kumsala oturdu, kumu eşeledi, taşlarla oynadı. Sakinledi biraz. Telefonu çalınca hop etti kalbi, ürperdi sırtı. Çok mu gecikmişti, yoksa kocası eve erken mi gelmişti? Önemsiz bir arama olduğunu görünce rahatladı, aceleyle kalktı, yoldan geçen ilk taksiye atladı.

Başını arabanın camına dayadı, gökyüzünde, bir uçağın bıraktığı ize takıldı bakışları. Çocukken onu neşeye, umuda ve başka bir hayatın hayaline sürükleyen o beyaz çizgi uzuyordu kızıllaşan maviliklerde. Ruhunu o çizginin peşi sıra sürükleyen Saliha, o anlarda hipnotize olmuş gibiydi. Parmağındaki alyansıyla oynuyor, çıkarıp çıkarıp takıyor, yüzüğün iz bırakmış boğumunu farkında olmadan kaşıyordu. Taksi durduğunda, ana geri döndü, derin bir iç geçirdi; bileğindeki, boynundaki, vücudundaki yaraları, bereleri sızlamaya başlamıştı. Taksiden indiğinde gergindi. Gevşeyen fularını düzeltip, bluzunun kollarını çekiştirdi ve sürüklediği adımlarıyla evine doğru yürüdü.

Mehtap Sağocak

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir