Hırsızın Defteri

Hırsızın Defteri

Yaşadığım şehir Dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri galiba, bazen bunu sorguluyorum kendimce. Ben Tarık, Hırsız Tarık derler bana yaşadığım şehrin en küçük ve en iyi hırsızıyım. Diğer insanlar Hırsızlığı kötü bir şeymiş gibi değerlendirebilirler, ama benim için sadece bir meslek seçimi. Bu hayatta hiç ailem olmadı, yaşamak hayatımı idare ettirebilmek için yaşımdan dolayı işte bulamadım, o gün bu gündür hayatta kalabilmek için çalıyorum.
Şimdiye kadar yakalanmadıysam eğer bunu hızıma borçluyum. Okumayı yazmayı çok az biliyorum, gerçeği söylemek gerekirse kitaplarda ilgimi çekmiyor. Meslek hayatım boyunca her şeyi çalmama rağmen hiç kitap çalmamıştım. Kitabın alıcısı az bulunur, alıcısı bulunsa da çok az para kazandırırdı bana.

Yaşadığım şehrin sokakları çok ve genişti, içinde benim gibi birçok hırsızı barındırırdı. Son günlerde şehrimize Hükümdar tarafından yeni atanmış olan Vali işleri sıkı tutuyor, onun işleri sıkı tutması bizim işleri durma noktasına getirdi. Birçok meslektaşım iş üzerindeyken yakalanıyor ve suçun büyüklüğüne veya küçüklüğüne bakılmadan idama gönderiliyordu. Şehrin sokaklarından her gün bir kaçı eksiliyordu, sıra bana ne zaman gelecekti acaba, tüm bunları düşünürken birden bir iş bulup çalışmaya ve hayatımı yoluna koymaya karar vermiştim. Yoksa benimde canım gidecekti.
Sabah kalkar kalkmaz ilk işim şehrin sokaklarında gezerek iş aramaya başladım. Girdiğim dükkânlardan birinde iş başvurusu için beklerken, elinde sopalarla üstüme atılan dükkân çalışanları beni hırsızlık ile suçlamaya başladılar. E insanın adı çıkacağına canı çıksın diye boşa dememişler. Ufak olmamı ve hızımı kullanarak sıyrılıp çıktım aralarından. Dükkândan adımımı attım dışarı çıktım kurtuldum dedim, peşimde Vali’nin adamları bittiler. Ben önde Dükkân çalışanları ve Valinin adamları peşimde tüm şehirde başladık koşturmaya. Akşama doğru ellerinden kurtulmayı zor başardım. İlk iş olarak bir kuytuya çekilip yarı uyanık yarı uykulu bir uykuya daldım. Sabah uyandığımda ise şehrin tüm sokaklarında resimlerinin asılı olduğunu görmüştüm. Hatta beni yakalayana veya yakalanmama yardım edene para ödülü bile vermişlerdi. O gün saklandığım kuytu köşeden gece olana kadar çıkmadım. Gece bastırdığında ise tüm gücümle koşarak bu şehirden kaçmaya başladım. Nereye kaçtığımı bilmiyordum ama sadece kaçmak istiyordum. Yıllarca hayatta kalmak için çalmıştım. İlk defa hayatta kalmak için çalmayı bırakmıştım, ondada hayatımı kaybedecektim. Şehrin karanlık sokaklarından hızlı ve sessiz bir şekilde geçmeyi başardım. Gün doğumuna yakın şehrin bitiminde büyük bir ormana gelmiştim. Hiç arkama bakmadan ormanın içine daldım. Hayatımda ilk defa bir ormana geliyordum. Ağaçların içinden hızla geçerek ormanın derinliklerine girdim. Büyük bir ağaç buldum, gövdesinin içi ufak bir ev genişliğindeydi neredeyse içine girip dinlenmek istedim gece boyu koşmuş ve yorulmuştum. Nerdeyse iki gündür hiç bir şey yememiştim ve acıktığımı hissediyordum. Hiç bir şey yemeden uyuya kaldım. Öğleden sonra akşama doğru uyandım. Dışarı çıkıp yiyecek bir şeyler bulmaya çalıştım. Ormanın içindeki yabani meyve ağaçlarından topladığım meyveler ve Ormanın içinden akan nehirden yakaladığım birkaç balıktan kendime bir şeyler hazırladım. Cebimde olan çakmak ile balığı pişirmek ve akşam soğuğundan koruna bilmek için ateş yaktım. Karnım doyduktan sonra güzel bir uykuya daldım. Sabah erkenden kalktım ormanda kahvaltılık bir şey aramak için gezmeye başladım. Yabani meyvelerden topladım, dere kenarında ufak bir teneke parçası buldum onun içine bitki yaprakları atarak ve ateşte kaynatarak kendime bitki çayı yaptım. Kahvaltıdan sonra ormanda gezintiye çıktım. Akşam dönüşte ise bu sefer bir tavşan yakalamıştım, yakaladığım tavşanı güzelce pişirip yedim. Bundan sonraki bir hafta ormanda yaşamım bu şekilde sürdü gitti.

Bu süre boyunca orman yaşamı benim için bir tatil gibi geçmişti. Mutluydum özgürdüm ne şehrin kalabalığı nede insanları vardı hayatımda. Kuş sesleri diğer orman canlılarının sesleri temiz hava bol oksijen içinde kendimi saklı bir cennete düşmüş gibi hissediyordum. Orman içinde yaptığım yürüyüşlerin birinde bir defter buldum. Defterin kapağında yazdığın her şey olacak yazmaktaydı. Elime defteri alarak ağaç evime gittim. Dün akşamdım kalan odun karaları ile defterin üzerine bir poşet dolusu en güzelinden çikolata istediğimi yazdım. İçeri girdiğimde ise çikolatalar ağaç evimin içindeydi. Bir an rüya gördüğümü düşündüm, sonra bir güzel çikolatalara giriştim. Daha sonra defteri elime alarak sıralamaya başladım. Akşam yemeği için en sevdiğim yemeği söyledim. Onun peşi sıra içinde yaşadığım ağaç evinin içini güzel mobilyalar ile doldurdum. Günlerim defterime isteklerimi yazmak ve her canımın istediğini yapmakla geçiyordu. Her gün yeni şeyler yapıyor yeni lezzetler tadıyordum. Böyle tam bir yıl geçti, defterin son sayfalarına gelmiştim. Önce bir pişmanlık doğdu içimde keşke dedim biraz daha tedbirli olsaydım, keşke tüm sayfaları saçma sapan isteklerimle doldurmasaydım. Ama artık olan olmuş defter bitmiş son sayfalara gelmiştim. Şimdi daha mantıklı isteklerde bulunacak son sayfaları mantıklı değerlendirerek ömrümüm geri kalanını garantiye alacaktım. Tüm bunları düşünürken bu hayatı boşa harcadığımı düşündüm. İyi de bir ömür nasıl dolu dolu yaşanırdı ki, verimli olarak geçirmenin sorumluluk sahibi olmanın yolu neydi? Bu hayatta bir insanın düşünmesi gereken değer vermesi gereken kimse olmayınca hayatında sorumlulukları da olmuyormuş diye düşündüm. Sonra derin bir uykuya dalmışım sabah erken saatlerinde uyandım. Bu sabah uyandığımda deftere canımın istediği yemeği yazmak yerine kendime birden fazla yemek hazırlayacak gıda maddelerini yazdım. Artık hazır yemek devri bitmişti, kendi yemeğimi kendim yapıyordum. Ogün ormanda çıktığım yürüyüşlerden birinde aralıksız çalışan karıncaları gördüm. Büyük bir gayret ve özveri ile çalışıyorlardı. Onların nizami bir şekilde gün boyunca yılmadan yaptıkları çalışmalarını seyrettim. Sonra kendime bir iş kurmaya karar verdim. İnsanlarında aynı bu karıncalar gibi her gün yılmadan bıkmadan nizami bir şekilde çalıştıkları fabrikalar vardı. Benim de bir fabrikam olmalıydı. Benimde etrafımda karıncalar gibi çalışan insanlar olmalıydı. Onların en üst noktasında ise ben Kral karınca olarak bulunmalıydım. Hem bu sayede geleceğimi garantiye almış olacaktım hem de deftere artık ihtiyacım olmayacaktı. Hemen defteri açtım büyük harflerle şehrin en geniş yerinde çok büyük bir fabrikamın olmasını istedim. Hem bu sayede başımın belası Vali’den de kurtulmuş olacaktım.
Fabrikam hazırdı, devasa büyüklükte gece gündüz içinde işçilerin ve makinelerin çalıştığı fabrikam. İlk başlarda işlerim çok iyi gidiyor sanmıştım, gerçi işi pek takmıyordum, kendi halimde takılıyor çalışan insanları seyrediyordum. Bu arada Vali’de geldi ziyaretime bana Plaket bile getirmiş. Fabrika da üretim oluyordu ama ürettiğim ürün giderleri karşılamıyordu. Vergiler, işçi ücretleri ve Fabrika’nın diğer giderleri. İlk başta defterimden aldığım para ile giderleri idare ettim. Ama daha sonra üretilen ürünü satamayacak duruma geldim. Ürettiğimiz ürünler depolarda birikiyor ama satacak müşteri bulamıyorduk. O zaman anladım bir ürünü üretmek kadar önemli olan bir şey varsa oda ürettiğini satabilmekti. Ben üretmeyi başarmıştım ama satmayı başaramamıştım. Hiç anlamadığım meslek olan Patronluk işinde pek bir şey yapamamıştım. Elimdeki fabrika iş yapamaz duruma gelmişti. Peşimde dolanan bana plaket vermeye çalışan Vali şimdi peşimde ödeyemediğim vergi borçlarını almak ve beni vergi kaçırmaktan suçluyor ve yargılanıp ceza almam için peşimden koşuyordu. Bir gece vakti gizlice geri döndüm ormanıma kimseye bir şey demeden. Ağaç evime geri döndüğümde elimde sadece defterim kalmıştı. O zaman anladım insan anlamadığı bir işte başarılı olamıyordu, bir şeyi başarmanın yolu bilmekten geçiyordu.

Birkaç gün ormanımda dinlenip kafamı toplamaya çalıştım. Ticaret bana göre bir şey değildi. Öyle bir makama gelmeliydim ki diğer insanlar bana ulaşmamalıydılar onlardan yüksekte olmalıydım. Büyük bir fabrika sahibi olmama rağmen sadece üstün olduğum kişiler kendi çalışanlarım olmuştu. Tüm bunları düşünürken ormanda bir yürüyüşe çıktım. Orman daki ağaçların arasında ormanın derinliklerine doğru yürürken çok şanslı biri olduğumu düşündüm. Her ne yaparsam yapayım kaçıp saklanabileceğim beni koruyan bir ormanım vardı. Bu Dünyadaki hayatımın kalem ile kâğıt arasına sıkıştığını fark ettim. Mutluluğu yalnız başıma bu ormanda bulmuştum. Rüzgârın kaldırdığı tozun arkasına geçip tüm insanlardan saklanmaya çalışıyordum. Yalnızdım, ne kimseyi sevebilmiştim bu hayatta nede kimse beni sevmişti. Bu hayatta hiçbir şey yapamadan yorulan tükenen ömrünü geçiren insanlardan olduğumu düşündüm. Ormandaki gezim esnasında bir Arı yuvasına bal için saldıran yaban arıları gördüm. Bal Arıları ile Yaban Arıları savaş meydanında kıyasıya birbirine girmişlerdi. Yaban Arıları cüsse olarak Bal Arılarından daha büyük olmasına rağmen Bal Arıları kendi Krallıklarını cesurca savunuyorlardı. Hepsi bir bir toprağa düşüyordu ama içeri bir tane bir Yaban arısı girmemişti. Bu savaş aralıksız tam 3 gün sürdü üçüncü günün sonunda son Bal Arısı toprağa düştüğünde Yaban Arıları Bal Arılarından geriye kalan her şeyi yağmaladılar sonra da hiçbir şey olmamış gibi çekip gittiler, üzerine basarak belirtmek isterim ki muhteşem bir savaştı. O akşam bir ordum olmasını istedim ve defterime bunu yazdım. Sabah uyandığımda tepeden tırnağa silahlı bir lafım ile ölüme gidecek binlerce adam tüm ormanı doldurmuş benim uykudan uyanmamı bekliyordu. Uykudan uyandığımda sayabileceğimden fazla askerim ve kocaman bir ordum vardı. Hemen defterime ordum ve benim için birçok yiyecek gelmesini yazdım. Kendimce belirlediğim Komutanlarımla sofrada oturup karnımı güzelce doyurduktan sonra Orduma bu şehri fetih etmesi için emir verdim, saatler içinde ordum Vali’nin adamlarını yenmiş ve şehri ele geçirmişti. Yenilmez bir Komutan olarak ilk savaşımı kazanmış ve şehre girmiştim. Vali’nin Konağına gidip yerleştim Vali ve adamlarını hapse atarak. Ülkenin Kralı’na bir mektup yolladım diğer şehirler başta olmak üzere tüm Krallığını elinden alacağımı yazdım, ondan sonra diğer Krallıkları da yenip en güçlüsü olacağımı söyledim. Krala gelip bana kendi gönül rızası ile tabi olması için üç gün izin verdiğimi belirttim. Tabi ki üçüncü günün sonun da Kral kendi ordusu ve diğer Krallıklarında gönderdiği ordular ile birçok koldan ele geçirdiğim şehri kuşatmışlardı. İlk başta bu durum pek canımı sıkmadı Yaban arıları gibi en fazla üç gün içinde hepsini yeneceğimi düşünmüştüm. Ordumla savaş meydanına çıktık tek bir emrim vardı orduma ‘tüm orduları yenin ve Kralı bana getirin’, ordum bunları yaparken bende ordumu savaş alanında görebileceğim bir noktaya geçip seyretmeye başladım bir miktar askerim benim güvenliğim için yanımda kalmıştı. Savaşın ilk başlarında ne olduğunu anlamamıştım düşman ilk önce ordusunun bir kısmını savaş meydanına sürdü diğer yarısı savaşmadan duruyordu. Daha sonra savaşan askerleri savaş meydanından geri çekilmeye başladılar. O kısım muhteşemdi içimden Kralın askerleri Bal Arıları kadar bile dayanmadı diye geçirdim. Benim ordum peşlerinde Kralın askerleri önde geri çekiliş devam ederken Kralın askerlerinin bir an tekrar saldırıya geçtiğini gördüm tekrar bir savaş başlamıştı ama bu sefer tek bir farkla savaşmayan diğer askerlerde ordumun etrafını sarmış askerlerim çember içinde kalmıştı. Hiçbir şeye müdahale etmeden hiçbir şey söylemeden savaş meydanını seyrederken esen rüzgâr burnuma kan kokusu getirmeye başladı. Bu koku ölümlerine neden olduğum insanların kokusuydu. İşte o zaman, anladım ne kadar yanlış bir karar verdiğimi ne kadar kötü bir istekte bulunduğumu. Askerlik mesleğinden hiç anlamazken Komutan olmaya kalkmış koca bir orduyu savaş meydanında yenilgiye mahkûm etmiştim. Binlerce insanın ölümüne neden olmuştum. Onlar benim yanlış kararlarım yüzünden hayatlarından olurken cesaret edip savaşa katılmadan sadece onları seyretmekle yetiniyordum. O zaman anladım ki bu hayatta insanların anlamadıkları bilmedikleri bir işi yapmaya kalkmalarının kendilerine olduğu kadar diğer insanlara da pek çok zararı vardı. Ben bunları düşünürken etrafımdaki askerler bana saldıran bir birlik ile şiddetli bir savaşa girmişlerdi. Askerlerim hayatlarını beni korumak için can verirken hiç kimseye bir şey demeden ormana doğru kaçmaya başladım. Peşime bir gurup asker düşse de savaştan kaçan bir asker olduğumu düşünerek peşimi bıraktılar. Bir bilselerdi savaştıkları ordunun komutanı olduğumu kesinlikle böyle bir şey yapmazlardı. Direk ağaç evime giderek saklandım. Haftalarca oradan çıkmadım.

Haftalar sonra tekrar eski orman yürüyüşlerine döndüğümde defterimden son bir sayfanın kaldığını fark ettim. Bu son sayfanın da bir kısmını ufak tefek isteklerim için kullanmıştım. Kendime yeni bir hayat yeni bir iş seçmeliydim. Bu öyle bir iş olmalıydı ki ne savaş ne de çok para olmalıydı maddi olarak beni iyi bir konumda tutacak bir iş olmalıydı aynı zaman da toplum içinde bir saygınlığım olmalıydı. Şehir Üniversitesinde Profesör olmaya karar vermiştim. Ertesi Sabah üniversitede ilk ders günümdü. Sabah erken kalktım boş bir beyin ve çokbilmiş bir edayla üniversitenin yolunu tuttum. İlk gün öğrencilerle tanışma fastı ve bir iki hoş sohbet ile günü bitirdim. Bundan sonraki günleri de buna benzer sohbetler ile bitirdim. Ama bir süre sonra öğrenciler benden bende öğrencilerden sıkılmaya başlamıştık. Akademik camiadaki diğer öğretim görevlileri de benimle sohbet etmekten kaçınmaya başlamışlardı. Çünkü yapılan sohbetler ilmi konulardaydı ve bu konularda hiçbir şey bilmiyordum işin ilginç yanı yalan da söyleyemiyordum. Bu hayatta neyi kolay kazanırsan o dolanırmış ayağına diye boşuna söylememişler. Bu hayatta hep kolayın peşinde koştum belki de bundan dolayı hep kaybettim. Profesör’lük mesleğinde çok kalamadım, yeterli görülmediğim için atıldım. Şimdi sessiz adımlarla içimde nedeni bilmediğim bir huzurla ormanıma gidiyordum.

Her zamanki gibi ilk işim ağaç evimde uykuya yatmak olmuştu. Ertesi sabah uyandım, güneş o kadar güzel doğmuştu ki kuşların cıvıltısı ormanın o eşsiz güzelliği anlatılamazdı. O zaman karar verdim burası benim evimdi Dünya’da ne yaparsam yapayım ne olursam olayım hiçbir yerde bu ormanda mutlu olduğum kadar mutlu olamayacaktım. Bu hayatta ne yaparsanız yapın yaptığınız şey sizi mutlu etmiyorsa o an bırakmasını bilin. Dünya’nın en zengin adamı veya en saygı gösterilen kişisi veya en güçlüsü olsanız da mutlu değilseniz bunun bir anlamı kalmıyor. Bu hayatta mutluysanız eğer her şey sizin için güzel bir anlam ifade etmeye başlıyor. Elimdeki defteri nehir’e attım ve hayatımın sonuna kadar ormanda yaşamaya karar verdim. Avlandım, ufak bir bahçe kurdum bu bahçeden hem kışlık hem de şimdiki yiyeceklerimi ürettim. Kendime ufak bir tarlaya ekin ektim kendi ekmeğimi kendi yemeğimi pişirmek için bir fırın kurdum. Mutluydum, çalışarak kendi geçimimi sağlıyordum, çalmadan çırpmadan kendi alın terimle yapıyordum her şeyi. Geçmişimden dersler çıkarmış ve geleceğimi çizmiştim.

Ömer Faruk Temizgül

Share

One thought on “Hırsızın Defteri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir