ETİKTE İNSAN VE TOPLUMA BAKIŞIN DÖNEMSEL FARKLILIKLARI, GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

ETİKTE İNSAN VE TOPLUMA BAKIŞIN DÖNEMSEL FARKLILIKLARI, GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

Öz

Modern dönemde yeni toplumsal gelişmelerle birlikte insanı yeniden konumlandırma ve yeni düzene uydurma girişimleri ortaya çıktı. Kapitalizme ve burjuva toplumuna evrilen bir süreçte insanın nasıl konumlanması ve anlaşılması gerektiğinin gösterilmesi filozofların, etikçilerin araştırma konusu oldu. Hobbes ve Mandeville ile başlayan egoya dönük etik, doğa durumuna, yani insan doğasına dayandırılıyordu. Hume, Adam Smith Mandeville’den etkilenmişlerdir. Daha sonra egoya dönük keskin yaklaşım İskoç Okulu üyelerince yumuşatılmaya, uygun bir hale getirilmeye çalışıldı. Gelişen bu etik yaklaşım Rönesansın hüminal ruhuyla ne kadar örtüşebilir, örtüşemez. Aynı zamanda İlkçağın etik anlayışıyla da karşıtlıklar taşıyordu. İlkçağda erdeme dayanan etik bu dönemde duyumculuğa ve çıkara dayanmaya başladı. Yani kapitalizm insan doğasını değiştiriyordu. Etik, bilgi alanının dışına itilmek istenmekteydi. Daha sonraları bu faydacılıkla ele alındı. Modern liberalizmin kurucusu Smith ahlak profesörü olarak ahlakla çıkar arasındaki ilişkiyi uzlaştırmaya yönelen tezler ortaya koydu. Bu etik anlayışa karşıt olarak İlkçağ etiğinin ne olduğu konusu ele alındı. Sokrates sorgulamayı tavsiye eder ve bilgiye sahip olmayı olanaklı görür. Sofistler de iyi ve mutlu yaşamın ne olduğunu araştırmış ama bilgiyi olanaklı görmemişlerdi. İyi ve mutlu yaşam erdem bilgisinden geçer. Sokratesçi okullar da doğaya ve erdem bilgisine bağlı bir yol izlemişlerdir. Platon’dan sonra etik Aristoteles’le kurulmuştur. Nikomakhos’a Etik’in yazarıdır. Yine Demokritos ve Epikuros İlkçağın etikçileridir. En son uzun dönemli Stoa Okulu gelir ki öncelikle insanı ve yaşamı kendisine konu edinir. Günümüze kadar ulaşan tezler ortaya çıkarmışlardır. Modern dönem ve günümüz etiğinde ise başta bahsettiğimiz gelişmeler olurken faydacılığa doğru evrilmiştir. Duyumcuların yanında aklı ve erdemi ön plana çıkaran filozoflar da olmuştur. Descartes, Spinoza, Kant akımın önde gelen filozoflarıdır. Fakat etikte esas toparlanmayı yapan Kant olmuştur. 19. yy’ın sonlarında Nietzsche değer ve değerler kavramını getirerek erdem görüşünü terk etmiştir. 20. yy’da da etik Scheler, Hartmann, Kuçuradi tarafından değer ve değerler kavramı olarak ele alınmıştır. Ancak 20. yy’da değer kavramı öne çıksa da erdem kavramına dönüş yapılır. 20. yy’ın ilk yarısında ortaya çıkan mantıkçı pozitivizm insan ve yaşam anlayışını doğa bilimlerine bağlamaya çalıştı. Bu da insan bilgisinin gerilemesine yol açtı. Günümüzün sorunları etiğe olan ilgiyi daha artırmıştır. Sonuç olarak da günümüz sorunlarına dikkat çekilerek etiğin rolü üzerinde duruldu.

Anahtar Sözcükler: Etik, Doğa, Erdem, Fayda, Değer

Giriş

Batı toplumlarında yaşanan dönüşüm ve değişmelerde etik; insan, toplum ve ahlak ilişkilerinde karmaşıklaşan yapıya yeni görüşler getirdi. Ulus devletler ortaya çıkıyor, sermaye birikimi artıyor, sanayi tipi toplum özelliğiyle emek-sermaye çelişkileri, emekçi-sermaye sınıflanmaları boy gösteriyor, coğrafi keşiflerle oluşan hammadde kazanımları endüstriyi tetikliyor, artı zenginlikler oluşuyordu. Bunun yanında bilimsel gelişmelerin ortaya çıkardığı evrensel yasalar dinsel rejimleri sarsarken düşünce ufuklarını da genişletiyordu.

18. yüzyıl aydınlanma çağı olarak kural koyucu filozofları ortaya çıkarmıştı. Hobbes ve Mandeville gibi egoya dayalı etik hipotezleri kuran filozoflara karşın İskoç aydınlanmacıları toplumla uzlaşması sorunlu olan bu tezlere yönelik yumuşatıcı ya da geliştirici teoriler ortaya çıkardılar.

Mandeville (1670-1733) kendinden sonra gelen David Hume ve Adam Smith’i de etkilemiştir. Mandeville Hobbes’un (1588-1679) egoist psikolojisinden ya da etiğinden etkilenmiş onun tezlerinden yola çıkmıştır. Mandeville Hollanda asıllı olsa da İngiltere’de yaşamını sürdürmüştür. 20. yüzyılın Amerikalı yazar Ayn Rand’i de etkilemiş o da bu doğrultuda görüşler ileri sürmüştür.

Hobbes düzen ilkesinin kurulmasında toplum sözleşmesiyle mutlak devletin egemenliğini esas alır. Mandeville ise bu yaklaşımı eleştirerek düzenin mutlak bir güçle değil insanların kendiliğinden eylemlerinin sonucunda oluştuğunu ileri sürer. Hobbes’a göre insanın egoizme bağlı eylemleri doğa yasası gereği oluşuyordu, Mandeville ise bunun bir yasa değil ilerlemek, kazanç elde etmek için oluşan eylemler olduğunu söyleyerek isteğe bağlar. Mutlak otoriter devlet anlayışına karşı çıkarak kendiliğindenlik, kendi çıkarı için hareket etme ilkesinden hareketle iktisadi liberalizmin de temellerini atmış olur. İskoç aydınlanmacıları Hobbes ve Mandeville’deki insan-ahlak ayrımlaşmasını yumuşatmaya çalışmışlardır. Onların genelindeki insan profilini yeniden konumlandırmaya yönelik bu yaklaşımların coğrafi keşiflerden sonra dönüşmeye başlayan toplumsal düzende kapitalizm ve sömürgecilik anlayışına dolaylı yoldan meşruiyet kazandırdığı söylenebilir. Rönesansla beraber ortaya çıkan hümanizma anlayışına da karşıt bir yanıt niteliği taşır ki bu, hüminal çizgiden gelen kökenleri antikçağın etiğinde bulunan Stoacılığın da dahil olduğu ortalama yüzlerce yıllık erdemle, bilgelikle, mutlulukla bağlı bir felsefi geleneğine de karşıdır. Mandeville mesleklerin bile düzenbazlığa, hileye dayandığını söyler. Örneğin doktor saygınlığını korumak için hastaların tedavisini savsar. İnsanların hastalığı sürdükçe doktorların saygınlığı artacaktır. Avukatlar ve diğer meslekler için de benzer tezle ileri sürer. Piyasada çıkar, düzenbazlık olduğunda ilerleme sağlanır düşüncesini taşır. Toplumsal ilerleme insanlardaki erdemsiz, çıkarcı durumun sonucudur, der. Tabii bunlar sermaye birikimi, dış ve iç sömürü mantığının getirdiği anlayışlardır. Adam Smith de piyasada böyle bir çıkar düzeninin olduğunu savunmaktadır. Bu teorilerdeki yararcılık (faydacılık) estetik değerlerle de tam bir çelişme gösterir. İktisadi liberalizmin etiği yararcı, çıkarcı yönde dönüştürmesiyle estetik nitelikten de uzaklaşmış olduğu görülebilir. Eğitim de estetik yoksunluktan payını almış olur.

İlkçağda siyaset-etik birliği olduğu gibi etik-insan birliği de birleşik bir yapı gösteriyordu. Sanayileşme ve burjuvalaşma sürecinde yeni düzen arayışlarında etik-politik ayrımlaşmasıyla beraber ahlak-insan ayrışması da boy göstermeye başladı.

İskoç aydınlanmacılarından başlıcaları Hutcheson, David Hume, Adam Smith’tir. Onlar yeni öğretiler inşa etmeye çalıştı. Bu çalışmaların arkasında da elli kişilik bir grup vardı. İşe İngiliz ekolü Hobbes’un egoya dayanan etiğini bir düzene sokmakla başladılar. 17. yüzyılda Hutcheson hocası Shaftesbury’den aldığı ahlak duygusu ilkesi üzerinden gitti. Bentham’dan yararcılık ilkesini aldı. Locke’un ampirizminden (duyumculuk) etkilendi ama ahlak duygusunun bilgi türü olarak doğuştan gelen bir yeti olduğunu söyledi. Tabii ortaçağın ahlak-din temelli birliği zaten ayrımlaşmaya uğramıştı. Hutcheson ahlaki yapıda ilahi bir temel olmadığı görüşünü kabul ediyordu. Hobbes’un tezini yumuşatmak ve etkisizleştirecek iki ilke daha öne sürdü. Bunlar iyilikseverlik ve hayırseverlikti.

Ahlaki niteliğin akılla, bilgiyle değil ahlak duygusuyla kazanıldığı görüşü getirildi. Doğuştan yetisel olarak gelen bu duygu dolayısıyla ahlakın eğitimle, bilgiyle görgüyle edinilemeyen, bağımsız ilerleyen bir özellik olduğunu tanımlandı. Görme duyusu gibi organsal bir yapısı olduğunu düşündü. Yani insanın kendinde var olan bir yapı olarak görüldü.

Adam Smith ahlak profesörüdür. Ekonomi politiğin de kurucusudur. Hume’dan ve Hobbes’tan yola çıkmıştır. Hobbes’un çıkarcı ahlakını temel hipotez olarak alır, doğru bulur ama onun ilişki biçimlerine yeni anlayış ve tezler getirir. Öğretisini kuracak iki temel eseri vardır. Birincisi Ahlaki Duygular Teorisi, ikincisi Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Bir Araştırma’dır. Kısaca Ulusların Zenginliği diye geçer. İktisat teorisine uyarlanmış bir ahlak anlayışı getirir. David Hume’dan etkiler taşır. Özellikle imgelem kavramını ondan almıştır. İmgelem ahlakla iktisat arasındaki köprüyü kuracak bir argüman olarak yer alır. Ahlak kuramında erdemli ahlaki yapıyı getirirken iktisat kuramında Hobbes’un bencil tezine bağlı bir tezi insanın doğası olarak kabul eder. Ortaya Adam Smith problemi diye bir sorun çıkmaktadır. Ahlakla iktisat arasında kurulması beklenen birliğin tarif edilen çıkarcılıkla nasıl bir araya geleceği sorunu ortada durur.

Smith, Hume’daki imgelem ve duygudaşlık (sempati) kavramlarıyla bu sorunu aşmaya çalışır. Sempati anlayışının bütün insanlarda olduğunu ve birbirlerinin acısını ve sevincini anladıklarını söyler. Temel hipotez olan bencillik ise insanları motive eden bir duygu olarak görülür. Ayrıca piyasadaki çıkarların görünmez el öğretisiyle dengeyi sağladığını söyler. Arz talep ilişkisinde de bu görünmez el işler.

Newton’un kütle çekim yasasındaki o manyetik çekme ve momentsel itmeyle sağlanan görülmez kuvvet ve denge Smith’in görünmez el teorisine yansımıştır. Doğa yasalarındaki yöntemi insan ve iktisat teorisine uygulamak ister. Fizik yasaları gibi sarsılmaz evrensel ilkeler haline getirmeyi amaçlamaktadır. Ahlak kültürlere göre farklılık gösterse de ortak olan özellikler olduğunu söyler. Burada ortak özellik Hobbes ve Mandeville ile etiketlenmiş olan bencilliktir ama Smith insanı doğasal değil sosyal varlık olarak görür.

Hobbes ve Locke doğasal durumdan hareket ederek sosyal düzen ilişkisini toplum sözleşmesine bağlamışlardı. Smith ise sosyal düzenin kendiliğinden sağlanacağını, görünmez elin bunu yerine getireceğini söyler. İnsan para kazanacağı bir şeyi üretmek istediği için topuma uygun davranacaktır. Arz ve fiyatlar yükseldiğinde talep düşecek ve fiyatlar aşağı inmeye başlayacaktır. Fiyatlar inince talep yükselecek arz azalacak böylece aşırıya kaçmayan bir denge kurulmuş olacaktır. Bunun da adı görünmez eldir.

Zengin olma, para kazanma salt kendine dönük olduğunda yozlaşma meydana gelir. Onun için toplumsal ilişkiye dönük olması istenir. Toplum da zenginliği onaylayan bir kabule sahiptir. Yoksulluk ise dışlanır. Bu açıdan bu tür çıkar ve tutkular da birbirini motive eder, ilerleme sağlanır, der. Devlet yalnız kamusal işlere bakmalıdır. Serbest piyasa, pazar kendiliğinden, müdahale olmaksızın görünmez elle denge bularak ilerler. İş bölümü üretimi fazlalaştırır.

Sömürgecilik konusunda da Batılıların yerlilere karşı işlediği suçlara dikkat çekilirken yine de iyi niyet taşları döşenerek yerli halkların güçlenip dengeyi kuracağı varsayımı, arzusu dile getirilir. Bu durumda ulusların zenginliği tek bir coğrafyaya mahsus kalmış bir şey olur çıkar. Sömürülen halkların böyle bir olanağı olmamıştır. O zaman bu ahlak kuramıyla da çelişir. Yani iktisadi çıkar ve ahlak arasındaki denge öyle kendiliğinden yürüyebilecek bir şey olamaz. Çok daha değişik faktörler işlemektedir. Durum güçlü ve sermayedar olanın lehine dönecektir. İşsizlik, yoksulluk, düşük ücret, haksız rekabet vb. karşısında bu dengeler bozulur. Zaten kapitalist düzenin huzursuz bir düzen olduğunu da söyler. İnsanın kendini buna hazırlaması ve sonra idealine kavuşma niyeti tasavvur edilse de iyi dileklerden öteye geçemez.

Adam Smith (1723-1790) bir ahlak profesörü olarak liberal iktisadın kurucusu ve homo ekonomikusun tanımlayıcısı olmuştur. Yeni bir sermaye düzeni ve vatandaş anlayışı geliştirirken burjuva toplumunun oluşumuna hizmet edecek argümanları ortaya koymaya çalıştı. Dönemin dini yönetimlerine karşı burjuvazinin bağımsızlığını sağlayacak inanç-fikir ayrımını savunan görüşlerin yanında yer aldı. Ahlakla iktisadi çıkarcılığı uzlaştırma yönünde tezler ortaya koydu. Ahlakın insan davranışlarına getirdiği ölçü ve kurallar liberal piyasanın oluşturulmasında bazı çelişmeler ortaya çıkarıyordu. 17. yy’dan itibaren bazı filozof ve yazarlar bu konuyu ele almaya başladı. İlkçağdan gelen erdeme, bilgiye dayalı etik yerine iktisadi modele uygun yeni bir etik anlayışının tesis edilme ihtiyacı kendini gösterdi. O dönemlerde siyaset ve ahlak ayrımlaşmasıyla beraber iktisat-ahlak ayrımlaşması da ortaya çıkmıştır. Smith Ahlaki Duygular Kuramı eserinde insan ve toplum ilişkilerindeki ahlaki kuramlara yer verdi. Erdemli yaşamakla para kazanma hırsının olumsuz etkileri nasıl bir arada duracaktır? Ayrıca dönemin sömürgeciliğinde yerli halkların sömürüsüyle ahlak nasıl uzlaşır? Sömürgecilik, sınıfsal çelişkiler, uluslararası eşitsizlikler iyimserci bir bakışla telafi edilmeye çalışılır. İktisadi dengede ahlaki duygularla kişisel çıkarların uyumunun nasıl sağlanacağı ele alınır. Buna göre a) Doğa bilim yöntemlerinin iktisada uygulanması b) Erdemli yaşama bağlı olmayan bir toplum düzeni yaratılmasıdır. Smith kural koyucudur ve dönemin pozitif bilim anlayışına paralel bir yönde gitmek istemektedir. İnsan ve toplum arasındaki ilişkilerde insanı doğasal değil sosyal bir varlık olarak ele alır. Görünmez eli Hıristiyanlık anlayışında yer alan yaratıcı ve yönlendirici bir Tanrının gizli eline benzetmek, bunun yanında Newton’un dünyevi fizik yasalarına uygunluğunu taşımak ister. Görünmez elde böyle dünyevileştirilmiş bir yaklaşım ortaya çıkar. İnsanın doğal eğilimleri bencillik yönünde tanımlanırken görünmez el vasıtasıyla ortaya çıkan bir kurgunun düzgün işleyen bir öğesi haline gelir. Ne devlet ne başka bir müdahale olmaksızın görünmez el tarafından kendiliğinden bir düzen sağlanmıştır. Bunun da adı liberal serbest piyasadır. Herkes önce kendi çıkarı için ama başkasının yararına olacak şeyler üretir. Bunun için de üretilecek şeyler iyi olmalıdır. Yoksa hiçbir çıkar sağlayamaz. Yani kendi menfaati için karşısındakinin menfaatini sağlamak durumunda kalır. Piyasadaki bu ilişki görünmez bir el tarzında işler. Kişi doğrudan amaçlamasa da sosyal bir değer ortaya çıkmış olur. Kant’a bakarsak bu etik anlayış ödeve uygun bir eylem olduğu için onaylanan bir eylem sayılmaz. Kant doğru bir etik için ödevden dolayı eylemi savunmaktaydı. Yani ahlakla çıkar bu durumda nasıl bağdaşacaktır? Smith bu sorun üzerinde durur. Mandeville ahlak dışı tutumun sonuçta toplum açısından yararlı sonuçlar doğuracağı görüşünü ileri sürmüştü. Ona göre toplumun öznesi olan ahlak dışı kişilerin davranışları sosyal açıdan fayda sağlayacaktır. Toplum pratiğinde bunun olumlu sonuçlar vermeyeceği ortadadır. Smith Mandeville’le bu noktada ayrılır. İnsan ahlak dışı değil ahlakın kendisidir. Toplumsal denge ancak ahlakın kendisiyle sağlanır. Ahlakı ortaya çıkaran da ödeve uygun bir eylemle işleyen görünmez eldir. Yani bir bakıma bu teze göre insandaki bencillik dolaylı olarak yine yerini korur. Dönemin sanayileşmesinin getirdiği işbölümü düzeninde ortaya çıkan yarar kişinin tek başına üreteceğinden fazla olmasındadır. Kişiye daraltılmış iş anlayışı işçinin robotlaşması sorununu getirir. Klasik iktisat bu sorunu görmezden gelmiştir. Smith ise ödev ve sorumluluk kavramlarıyla aşmak ister.

Egoizmle getirilen anlayışın ortaya çıkardığı sorunsal duruma karşı bunu telafi edecek mekanizma olarak sempati kavramı ileri sürülür. Hume’un duygudaş sempatinin vicdan ve ahlakı belirlediği görüşüne karşın Smith pozitivist bir yaklaşımla yararcılık ilkesini ön planda tutar ve gerekli dengenin sağlanacağını düşünür. Para, çıkar ve zenginlik başkalarının da istediği bir şey olup herkesi aynı amaca yönlendirdiğinden kişiler ve toplum arasındaki çelişkiyi de kaldırdığı öne sürülür. Oysa kaynaklardaki pay her zaman bu kadar bol ve eşit olmaz. Sermaye birikimi açısından tutumluluğun rolü üzerinde durulur. Kişinin salt zenginleşme isteği ise yozlaşma olarak görülür. Yozlaşmanın çatışma isteği yaratarak gelişme yaratacağı düşünülmüştür. Hırslar, hükmetme, her şeye sahip olma gibi duygular bu yozlaşmanın yapısını oluşturur. Ancak çatışmayla beraber gelişmeyi getirerek toplumsal ilişkilerin kurulduğunu öne sürer. İsteklerin, talebin değişmesi serbest piyasada rekabete açık koşulları getirerek ortaya toplumsal bir uyumun çıkacağı öngörülmüştür. Bireyler ahlakın bu türden duygusal öğeleriyle toplumsallaşır, düşüncesine gidilir. Temel tezde yatan çıkarlara atfedilen denge kurucu rolüne karşın hemen tutarlı bir sistem ortaya çıkar mı, çıkmaz. Kapitalist sistem her defasında krizler ve tutarsızlıklarla ilerlemektedir. Smith’e göre ilk başta dinginlik vardır. Bu durum yanılgı ve şaşkınlıkla bozulur. Şok halinde dengeye ulaşmak ister. Ulaşınca amacına ermiş olur. Yani kaotik durumdan taşıdığı duygularla uğraş vererek bir zenginlik elde edip amacına ulaşır. Aslında günümüz kapitalizminin insanın bunalımlı ruh halini tasvir eden yanını görmekteyiz. Smith dengesizliğin geçici olduğunu öngörür ama gerçekten böyle midir? Çıkarlar dengeli, tutkular dengesizdir. Burada her ikisi de uzlaştırılarak pozitif bir sonuca varılır. Ancak böyle bir düzende insanın kendi yabancılaşmasının esiri olacağını Marksist literatür defalarca ortaya koymuştur. Smith ahlaki duyguları ele alırken insanı bencil bir doğayla açıklayan etiğin tezlerini kullanır. Gelişen burjuvazinin yolunu açmaya dönük konumlandırmalardır bunlar.

İlkçağ Etiği

Etiğin ortaya çıktığı İlkçağ dönemine bakmazsak etiğin insana bakışını anlamada yeterli bilgiye ulaşamayız. 5. yy’da Sofistler felsefi araştırmada insan ve toplum sorunlarına yönelince etik alanın da önü açılmış oldu. Sokrates o dönem bu konuda en önemli adımları atan filozofudur. Arkasından Platon ve Aristoteles gelir ki onların sistematik felsefesi içersinde etik, bir bilgi alanı olarak hak ettiği yere oturmuştur. Sokratesçi okullarda da etik başat bir yer alır. Çünkü etik bir praksis olarak insanın yaşam tarzıyla ilgilidir. Bu yönüyle pratiğe, hayata dönük bir yüzü vardır. İyi ve mutlu bir yaşamın ne olacağı konusunda yapılan araştırma o dönemin etiğinde erdemi bilmekten geçer. Sokrates sorgulamayı tavsiye etmiştir. Gelenekleri, ahlak kurallarını sorgular. Bilgi konusunda Sofistlerden farklı düşünmektedir. Sofistler bilgiyi olanaksız görürken Sokrates olanaklı görür. Doğru eylem Sofistlerde göreceliğe dayanırken Sokrates’te sanıya (doksa) değil kavramsal bilgiye dayanır. Erdem bilgisi güzel ve faydalı olandır, iyiyi temsil ederken bilinebilir. İyi ve mutlu yaşam için belirlenmiş olan davranışlar vardır. Bunların arasında ölçülü olmak, dost edinmek, toplum işleri ve yasalara uyma bulunur. Erdem bilgisi de pratiğe uygun bilgiler olup uyum, denge ve dinginlik halini kapsar.

Sokratesçi Kinik okul doğaya ve erdeme bağlı bir bilgelik ve yaşantı izlerlerken haz ve benzeri konularda oldukça katı tutum almıştır. Sokratesçi okullardan Kyrene okulu ise duyumla nesnenin kendisinin ayrı şeyler olduğunu söyler. Bilgiyi öznellik ve göreceliğe bağlar. Nesneler aynı adla çağırılsalar da duyumsal olarak kişiye göre farklılaştığı ileri sürülür. Duyumlar belirleyici olarak görüldüğünden insanın amacı hazza dayandırılır. Doğru şekilde elde edilmesi bilgelik olarak görülür. Bu açıdan bilgelik ya da erdem önemini korur. İnsanın önyargılardan, kuruntulardan, tutkulardan kurtulması için erdemli bilgiye gereksinimi vardır.

Platon etikte iyiyi ideanın ideası olarak görmektedir. Aristoteles metafiziğin ve etiğin kurucusudur. Bilmeyi teorik, pratik ve poietik etkinlik olarak sınıflandırır. Politika en üst pratik etkinlik olarak alınır. Eser yaratma poietik etkinliktir. Fizik, matematik, varlık bilim ise teorik etkinlik olarak görülür. Etik politik faaliyete de bağlanmaktadır. Etik tarihinin en önemli eseri olan Nikomakhos’a Etik’i yazmıştır. Mutluluk amaçtır, iyi olandır ve erdem birliğiyle değerlendirilir. Platon’un idea öğretisine bağlı iyi’den farklıdır. Aristo iyileri dış iyiler, vital iyiler, ruhla ilgili iyiler olmak üzere üç kısımca ayırır. Ruhla ilgili olan iyiler en başta gelir ve tam anlamlı iyilerdir. Platon’da oldukça soyut ve belirsizdir. Aristo ise iyiyi somut bir yapıya büründürür. İyi; kendi için aranan erdem, bu erdeme göre etkinlik ve bu etkinlik dolayımında duyulan sevinçtir. Ruhun erdeme göre etkinliği iyi olanı yani mutluluğu getirir. İnsan ruhunun akli kısmı erdemle ilgili olana bağlanır. Akıldan yoksun bitkisel kısım ise hariç tutulur. Yine akıldan yoksun kısımda arzular ve iştah görülür ki akli kısımla ilişkili olarak ele alınır.

Atomculardan Demokritos doğru yaşamın ne olabileceği üzerine düşünmüştür. Orada kavramsal temeller atılır. Dinginlik, esenlik, huzurlu yaşam mutlu ve iyi yaşamın koşulları olmaktadır. İç dünyanın iyi olması, sarsılmazlık (ataraksiya) ve iki durumun birleşmesinden gelen mutluluk ana kavramlar olarak yerini alır. Aynı akımdan Epikuros da benzer bir yolda görüşlerini genişletir. Sofistler de doğru ve iyi yaşamla ilgilenmişti ama onların iyisi faydayla bağlantılıydı.

İlkçağ etiğinde mutluluk anlayışı bilgeliğe, kimi akımlarca bilgece bir hazcılığa, doğru ve iyi açısından erdeme dayanıyordu. Yeniçağda mutluluk anlayışı refaha, doğruluk açısından da faydacılığa dayanır.

Modern Dönem ve Günümüz Etiği

Jeremy Bentham yeni hazcılığı başlatmıştır. 19. yy’da James Mill, John Stuart Mill tarafından faydacılık ilkesiyle birleştirildi. Gittikçe mutluluk düşüncesinin yerini refah kavramı yer almıştır. Kant’ta dahi mutluluk aklın değil hayal gücünün bir ürünü olarak tarif edilmiştir. Doğrunun ölçütü de erdem değildir artık. Sonuca ulaşmak, kazanım önemlidir.

Faydacılıkta üç temel kavram bulunur. Eylem ve işlerde fayda, sağlanan refah, elde edilen sonuç. Bunlar için doğruluk ölçütü aranmaz. 18. yy’dan itibaren faydacılıkla hazcılığı birleştiren anlayış hem etikte hem psikolojide etkili oldu. Psikolojide hazcılık kaçınılmaz, doğal bir yönelim olarak anlaşıldı. İnsanın eylemlerini belirleyen bir güdü olarak değerlendirildi. Oysa etikte hazcılık tartışmalı bir konudur. Ruh ve beden birliği açısından aklın önemi de ortadadır.

Etikte erdemi, bilgiyi temel alan yaklaşım hazcılığı eleştirir. Temsilcileri Sokrates, Platon ve Aristoteles’tir. Sokratesçi okullardan Kinikler, onun dışında Stoa okulu bu yaklaşıma girer. 17. yy’da Descartes Stoacılardan duygulanımlar konusunu ve erdemi temel almıştır. Bacon etikte bilgiyi temel aldı, iyi kavramını da dinden ayırarak bu dünyaya ilişkin bir kavram olarak değerlendirdi. Spinoza’nın Etik adlı bir eseri vardır.

18. yy’da etik önemli bir alan olarak ortaya çıktı. John Locke, Shaftesbury, Francis Hutcheson, David Hume duyumcu olarak duyum ve aklı birbirinden ayırdılar. Ancak etikte asıl hareket noktasını Immanuel Kant (1724-1801) oluşturdu. 19. yy’da ise doğa bilimlerinin etkisiyle insan bilgisi geriye itilerek pozitivist bir anlayış hakim olmuştur.

Erdemi temel alan İlkçağın son temsilcileri Stoa okuludur. Ortaçağla birlikte etik bilgi alanı olarak kesintiye uğradı. 19. yy. sonlarında Nietzsche değerler sorununu getirmiş ve artık erdem kavramına pek yer verilmemiştir. 20. yy’da etikte erdem kavramı yerine değer, değerler ve normlar kavramları öne çıktı.

Ancak etik tarihinde erdeme dayalı yaklaşımın daha ağır bastığı görülür ki etiğin bilgi alanı olarak görülmesini de sağlamıştır. Pozitivist, faydacı akımlar etiği bilgi alanının dışına itmeye çalışmıştır. Kant etik sorunları tarihsel süreciyle ele alarak bilgi alanı olarak görülmesini sağladı. Kant’tan sonra da Schopenhauer ve Nietzsche etiği değer ve değerler kavramıyla ele almıştır. 20. yy’dan günümüze etik değerler olarak gelir. Temsilcileri: Max Scheler (1874-1928), Nicolai Hartmann (1882-1950), İoanna Kuçuradi’dir (1936).

20.yy’da değer kavramı öne çıksa da yeniden erdem kavramına dönüş yapılmıştır. Maclntyre etiği erdem kavramıyla ele aldı. Aristo’nun erdem görüşlerine ve kısmen eleştirisine dayanır. Orada metafizik gördüğü görüşleri ayıklayarak erdem görüşünü ortaya koyar. Aristo eleştirisi tartışmalıdır.

Etikte faydayı temel alan görüşler 18. yy’da insan ve eylemleriyle ilgili sorunları ele aldı. 18. yy. aydınlanma ve felsefe yüzyılı olarak insanın kendini tanıma, bilme arayışı olarak ortaya çıkar. Etikte bilgi sorunu görülmekle beraber insan eylemlerinden doğan sorunlar ön plana çıktı. Bunlar toplumsal, siyasal ve ekonomik sorunlardır. Bir yanda hazcılık ve faydacılık diğer yanda Sofistlere benzeyen erdem anlayışı gelir. Faydacılığın temelleri Bentham tarafından atıldı. Sonra James Mill ve John Stuart Mill tarafından geliştirildi. 20 yy’da da etkili olmuştur. Değer faydayla ölçülür. Fayda sanayi toplumunun refah kavramıyla birleşir. 20. yy. etikte yeni bir felsefe kurma dönemi olarak meta yaklaşımı gelişir. Metaetik denilen bu yaklaşım etiğin metafizik gördüğü yönünü ortadan kaldırmayı amaçlar. Önce etiğin bilgi alanı olmadığını ileri sürer, bilgi alanı dışına itmeye çalışır. Savunucuları: Reichenbach, Ayer, Carnap’tır. Etiğin iyi, doğru, erdem, mutlu yaşam gibi yaşam dünyasıyla ilgili olmadığı öne sürülür.

20. yy’ın birinci yarısında ortaya çıkan Viyana Çevresi veya mantıkçı pozitivizm denilen akım pozitivist etkilerle bilgiyi yalnızca deneye dayandırır. Temsilcileri: Schlick, Carnap, Reichenbach, Neuratt’tır. Onlara göre felsefe metafizikten arındırılmalıdır. Dünya pozitivist anlamda bilimsel kavranmalıdır. Felsefe de pozitivist anlamda bilimsel felsefe olarak bırakılmak istenir. 19 yy’da doğa bilimlerinin gelişmesiyle insan ve yaşam anlayışı buna bağlanmaya çalışıldı. Pozitivist yaklaşım etiği felsefe içinde bilgi alanı olarak görmenin yolunu kapattı. Etik bilgi alanından uzaklaştı. Ekonomik kalkınmanın öncelendiği bir ilerlemecilik anlayışı insana kendi bilgisini verecek bir felsefenin de yollarını ortadan kaldırıyordu. 20. yy. başındaki savaşlarda bilgi alanı dışına itilen etik zayıflamanın rolünü görebiliriz. 2000 yıl öncesine kadar uzanan insana odaklı kavramsal bilgi alanı ihmal edilmiş oluyordu. Günümüzde ise etiğe olan ilgi artmıştır. İnsana ilişkin bilginin yetersiz, yüzeysel oluşu insanın yaşam tarzı ve sorunlarının anlaşılmasının önünde engel oluşturur. Avrupa’nın etik bilgiden kopması orada da sorunlara yol açmaktadır. Kişilerarası ilişkileri belirleyen değerlerin niteliğidir. Hangi değerler öncelik kazanır? İnsan hakikatinde gerçek değer nedir? Hem değer felsefesi hem insan felsefesi etikte yerini bulur. Ayrıca etiğin psikoloji ve insan bilimleriyle de yolları kesişir. Psikoloji sorunları olgusal ve deneysel olarak çözümlemeye çalışırken felsefe ne olduğunu anlamaya çalışarak çözmeye çalışır. Günümüz dünyasında yaşamla ilgili sorunlar artmıştır. Ölme hakkından, çevre sorunlarına, gen teknolojisinden nanoteknolojiye, nöroetiğe kadar hayatın her alanını kapsar.

Etik felsefenin, bilginin, varlığın ve mantığın kapsama alanında psikolojiye, insan bilimlerine uzanan bir bilgi alanı olarak yerini almıştır. İlkçağ etiği bize etik konusunda çok şey öğretir. Sokrates “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez,” demiş, Aristo akılla bağlantılı bir eylem içersinde yaşamanın önemine dikkat çekmiştir. Erdemli insan bunları iyi ve güzel biçimde yaparak aynı zamanda estetik yönden de davranmış olur.

20. yy’ın birinci yarısı etiğin geri konumda bulunduğu bir dönemdir. Aynı zamanda büyük savaşların geçtiği, insanlık durumunun zayıfladığı bir dönem olmuştur. Ortaya çıkan savaşlar iki bin yıl öncesine kadar uzanan insan bilgisinin unutulması sonucudur. İkinci yarısında tekrar yükselişe geçti. Metaetik etik alanı daraltmıştır. Etik konuları metafizik saydı. Yalnızca analitik çözüm yapılan bir alan olarak yaklaşıldı. Değerler etiği ontolojik ve fenomenolojik olarak iki akımda ortaya çıktı. Ontolojik değer yaklaşımı Kant’ın sorunlu bulunan taraflarına işaret ederek sağlam bilgisel bir etik kurmak istedi. Max Scheler ve Nicolai Hartmann bu akımın temsilcileridir. Max Scheler Kant etiğini biçimselci olarak görür. Scheler ise içerikli değerler etiği yaklaşımını getirdi, Hartmann da onu geliştirdi.

Kant etiği yalnız akla bağlı kalarak duygu, arzu, istek, sevgi ve nefret gibi duyumsallıklardan ayırmıştır. Scheler’e göre aklı X denilen bir boşluğa bırakmıştır. Yani duygulardan yoksun kör bir akıl. Değerler hissetmenin dolaysız nesneleri olarak duygusal a priori olarak bilinirler. Duygusal a priori bilmenin açık, kesin bir halidir. Değer taşıyıcı olanın duygular olduğunu ifade eder, ahlak ilişkilerinin temelinde yatar. Buna göre değerler bilinçten bağımsızdır. Değerler renkler gibi duyulur nesnelerdir. Kişisel değerler, vital değerler, şeylerin değerleri bulunmaktadır. Kişisel değerler sevgi, nefret, iyi-kötüyü kapsar. Vital değerler sağlıkla ilgili olandır. Üçüncüsü ise kültür, ekonomi, estetik alanlarını içine alır. İlki mutlak değerler olurken ikinci ve üçüncüsü göreli değerler olur. Bu değerlerin basamak halinde sıralı olduğu düşünülür. En yüksek değer iyi’dir. İyi nihai bir değer olduğu için tanımlanamaz. Nihai fenomenlerin tanımlanamayacağı öne sürülür. Örneğin iyi, kötü tanımlanamaz ancak yaşanır. Kavramsal olarak değil yaşanarak bu bilgiler elde edilir, denir.

Hartmann’ın değer ve etik görüşü önce fenomenolojiyle kesişmişse de sonra ontolojik bakışa yönelmiştir. Fenomenolojiyi tek yanlı olarak bilince ağırlık vermesiyle eleştirir. Scheler’in Kant eleştirisi ve değerler görüşünü izlemiştir. Fenomenolojiden yararlanarak değerler alanında öznelcilik ve göreceliğe karşı çıktılar. Yani onlara göre değerler mutlak, ideal, kendi başına varlıklardır. Hartmann’ın ontolojik görüşünde değerler bilinç aktları değildir. Kendi başına varolur. Belirli bir zaman ve yerde bulunmaz. İdeal varlıktır. Platon’un ideal varlığına benzetilebilir. Reelle ideal arasında köprülenerek yaşayan bir eylem halinde dünyayla bağ kurar. Değerleri yaşam ve varlık alanında gerçekleştirecek olan özellikler vicdan, değer duygusu, değer bilinci, değer körlüğü, yanılsaması türünden duyusallıklardır. Değerler idea olarak değil de öz, özlük olarak nitelendirilir. Kişinin onları bilmesiyle var olmazlar. Varlık tarzı ve bilinmeleri konusunda formalizmin, realizmin yanıldığını söyler. Onlar ancak değer duygusuyla bilinebilir. Değer duygusu beş duyuya ilaveten bir organ gibi hissedendir. Düşünmeye dayalı olarak değil emosyonel, sezgisel olarak oluşan bilgidir. İyi ya da kötü akla değil yönelimselliğe bağlıdır. Burada teleolojik bir yaklaşım görürüz. Onlar öznelciliğe ve göreceliğe karşı çıkarak duyumculardan görüşlerini ayırmışlardır. Ancak Platon’un idea kavramına da yaklaşmışlardır. Öz dedikleri bu kavramı duyumsal yönelimle açıklarlar.

Kuçuradi de değerleri bağımsız ama insana bağlı olarak görür. İnsanın varlığa kattığı boyuttur. Nesnel ve kavramsal olabilir. Değerler ancak insan yaşamı içinde antropolojik açıdan anlaşılabilir. Scheler ve Hartmann değer ve değerler arasında fark yapmazlarken Kuçuradi ayırır. Kişiye göre özel yeri olan değer vardır. Değerler ise geneli kapsar. İnsanın meydana getirdiği eser ve ürünlerle ilgilidir. Değer kişilere göre görecelik taşır. Değerlendirme biçimleri vardır. Doğru değerlendirme için önkoşullar ortaya konur. Değer biçme, atfetme, doğru yanlış değerlendirme değer biçimlendirmelerdir. Değer ve değerler farkı belirginleştirilir. Buna göre değerler: Bilgi, bilim, sanat, felsefe, teknik ve kültürdür. Kişilerarası ilişkilere dayalı değerler ise: Sevgi, dürüstlük, bağlılık, saygı, adillik, doğru bağlantı kurma, açık düşünmedir. Etiğin nesnesi kişi ve eylemdir. Etik ilişki kişinin kişiyle, insansal durumla, yargıç olarak ve kendiyle ilişkisi olarak sınıflandırılır.

Sonuç, Tartışma ve Öneriler

Günümüz etiği yoğun bir gündeme sahip olup insan ve toplum sorununun eskiçağlara göre daha iyi konumda olduğunu söylemek zordur. İnsan yaşamı endüstrileşmenin, küreselleşmenin, teknolojinin getirdiği sorunlarla doludur. Küreselleşmeyle birlikte artık etiğin de evrensel bir boyutu ortaya çıkar. Çevre ve teknolojiyle ortaya çıkan sorunlar insanlara sağlıklı bir yaşam alanı bırakmazken ekosal sorunlara da yol açmaktadır. Doğal alanların şehir bütünlüğünden uzaklaştırılması, vahşi doğal alanların talanı yaşam düzenini bozmakta, gittikçe insanı sentetik bir araca dönüştürmektedir. Çevre sorunlarında dinsel-insanmerkezli görüşler her şeyin insan için oluşturulduğu düşüncesi doğaya karşı yok edici bir hoyratlığı ortaya çıkarmış ranta, kâra, hırs ve çıkara dayalı bir düzeni getirmiştir. Şehirlerin yapısındaki bozulmalar, betonlaşma geriye dönüşü güç bozulmalar meydana getirmektedir. Çevre, eko duyarlılığını dikkate almayan mega projeler sonradan zararı telafi edilmesi mümkün olmayan sorunlar ortaya çıkarır. İnsan hayatı küçümsenir, hiçe sayılır. Nükleer santraller geçmişte çevresel felaketlere neden oldu. Gelişmekte olan ülkeler de gelişmiş ülkelerin terk etmeye başladıkları şeyleri satın almaya ya da taklit etmeye çalışmaktadır. 19. yy’ın pozitivizmine dönük insan bilgisinin ihmal edildiği anlayışı bir bakıma günümüzde de hala sürmektedir.

Yoksulluk ve açlık, tarım politikalarındaki gerileme sorunlar arasındadır. İnsan ekonominin aracı olurken yönetimler ekonomiyi amaçsallaştırmıştır. Yani insan kapitalist düzenin ekonomi amacındaki kar ölçütü olurken araçsal hale dönüşmektedir. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, eşitsizlik yoksulluğu artırmaktadır. Zengin sınıf sentetik olarak büyütülürken diğer kesimler yoksullaşmaktadır. Eşitsizlik ve ayrımcılık daha belirgin hale gelmiştir. Kadın cinayetleri, etnik ayrımcılık, cinsel ayrımcılık, dinsel ayrımcılık kendini devamlı gösterir hale gelmiştir. Bunlar etikle ilgili sorunlardır. İnsanlara etik bir bakış kazandırmanın önemi ortaya çıkar. Değerler eğitiminin eğitim basamaklarında neden öncelikle yerini alması gerektiği anlaşılır. Değerler yelpazesine bağlı anlayışların eğitimin ilk basamaklarında kazanıldığı bilinmektedir.

Önceki etik yaklaşımlarda özne ve nesne, akıl ve duyum ayrımlarını gördük. Oysa insan dünyayla, yaşamla bütünsel bir varlıktır. Bunları düalist bir tarzda ayıramayız. İnsanın etik yaşamında her iki tarafın da yeri vardır. Tarihsel etik bilgi ve pratiği, insana dönük bilgiyi unutmamak gerekir. Etik ne salt pratik, ne salt teoriktir. İkisinin birliğine sahip olan praksisi üzerinde taşır. Doğasallıktan ayrılan, insanı çıkarcı bir yapıyla yalnız refah düşüncesini en yüksek iyi olarak kovalayan, duyumsallıkla sınırlandıran anlayışlar artık yerini koruyamamaktadır. Hele günümüzün postmodern etiğindeki belirsiz, muğlak, kodsuz yaklaşımların birçok sorunları ortaya çıkardığı görülebilir. Refah kavramının yerini mutluluğun alması kaliteli bir insan yaşamı için daha doğru olacaktır. Mutluluk kavramı getirildiğinde İlkçağ etiği karşımıza örnek olarak çıkar. Buna bağlı olarak kavramsal bilgi, erdem bilgisi insanların zihinlerinde sürmesi gereken bir bilgi özelliğiyle önemini koruyacaktır. Pandemi dönemi de insana düşünme ve sorgulama alanı açmış ayrıca dünyanın etik gidişindeki sorunları açığa çıkarmıştır. Doğanın insana verdiği bir uyarı olarak kendini göstermektedir. Değerler eğitiminde de ele alınacak konular tartışma, gezi düzenleme, gözlem yapma, rapor çıkarma, duyarlılık, çevre bilinci geliştirme, duygu düşünce bildiren metin ve ifadeler hazırlama, küçük oyunlar, seçilecek metinler üzerinden çözümleme şeklinde etkinliklerle işlenebilir.

FATİH OTO

KAYNAKÇA
Aristoteles, (2011). Yayına Hazırlayan: Ökten, K. İstanbul: Say
Arslan, A. (2010). İlkçağ Felsefe Tarihi 4. İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları
Bacon, (2010). Yeni Atlantis, Bordo Siyah Yay. İst.
Cevizci, A. (2010). Felsefe Tarihi, İstanbul: 2. Baskı, Say Yayınları
Kant, (2002) Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu
Kuçuradi (1971) İnsan ve Değerleri, Yankı Yayınları
Newton, (1998). İdea Yay. İst.
Oto F. (2019) Dünya Görüşü ve Yaşam Sanatı, Ankara: Dorlion
Smith, Milletlerin Zenginliği, İstanbul: T. İş Bankası K. Y.
Rousseau, (2016). Toplum Sözleşmesi, İstanbul: T. İş Bank. K. Y

FATİH OTO
FATİH OTO

Yıldız Üniv. Kocaeli Müh. Fak. MYO Elektrik Bölümünden mezun oldu. Anadolu Üniv. Felsefe Lisanı üç yıl sürede onur derecesiyle bitirdi. Eğitim Bilimleri Enstitüsünde Karakter ve Değer Eğitimi Yüksek Lisansını yaptı. Türk Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisansa başladı. Psikoloji sertifikaları bulunmakta. Çeşitli dergi ve gazetede yazıları çıktı. Resim sanatıyla da uğraşı olup sergiler açtı.

Yayınlanmış Kitapları
1992, roman, Siyah Kristal, Bursa
2004, roman, Edim’in Hayatı, Pencere Yayınevi, İstanbul
2006, öykü, Çapraz İlişki, Bursa
2006, roman, Değişen Zaman, Bursa
2006, roman, Tuvalin Gölgesinde, Bursa
2013, roman, Koanı Bulmak, KKM Yayınları, Ankara
2013, felsefe, Sistematik Felsefe, KKM, Ankara
2017, felsefe, Estetik ve Sanatın Felsefi Kökenleri, KKM, Ankara
2018, felsefe, Zihnin Metafiziği, KKM, Ankara
2019, felsefe-psikoloji, Dünya Görüşü ve Yaşam Sanatı, Dorlion Yayınları, Ankara
2020, roman, Konversiyon Histeri, Dorlion Yayınları
2021, roman, Ustalar ve Çıraklar, Lora Yayıncılık (Florakitap)

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir