‘Dünyayı Sığdırırdın Avuçlarına’ / Cemil Yüksek – Kitap İncelemesi

‘Dünyayı Sığdırırdın Avuçlarına’ / Cemil Yüksek – Kitap İncelemesi

YAZAR VE KİTABA GENEL BAKIŞ

Cemil Yüksek, ”Başı göğe ermiş ağaçların kendiliğinden yeşerdiği, dağların, tepelerin, vadilerin, sert yüksekliklerle horona durduğu yerdeydi” diye tarif eder doğduğu köyü. Yoksulluk ve olumsuzluklarla geçen çocukluğunda, bir şeyi hiç eksik etmemişti hayatından: ‘Umut etmek.’ Daha insanca bir yaşama olan özlemi ve mücadelesini, hayatından hiç eksik etmeyen Cemil Yüksek, bizlere de ‘umutlu olmamız gerektiğini’ söylemeyi ihmal etmiyordu.

Cemil Yüksek, şiirlerini kitaplaştırdığında, başlıksız olarak sundu bize şiirlerini ve başlık koyma işini okuyucuya bırakarak alışılmışın ötesine geçmiş oluyordu. Bunu yapmasında ki amaç şöyleydi: Başlığı okuduğumuzda aslında şiirden ne anlamamız gerektiğini yani okuyucuyu dar bir alana hapsettiğini belirtir. Bir kelime üzerinden yola çıkarak, şiiri o çerçeve üzerinden okuyup o kelimenin sınırları ile bir düşünceye büründüğümüzün ve böyle yaparak şiirdeki o geniş ufka varamayacağımızı söyler. Ne kadar doğru bir düşünce olduğunu söylemek isterim. Ve ayrıca Cemil Yüksek’in şiirleri için ‘sözlük-süz şiirler’ tanımı kullanmak isterim. Çünkü kendisinin de dediği gibi, ”Şiir yalın olmalıdır.” Ne kadar akıcı ve anlaşılır bir dil kullandığını İlk sayfadan itibaren okumaya başladığınızda anlayacağınızdan eminim. Kendine özgü üslup ve tarzda yazdığı bu şiirleri bizlere ulaştırdığı için kendisine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Cemil Yüksek’in ‘Dünyayı Sığdırırdın Avuçlarına’ adlı eseri, iki kısma ayrılır. İlk 51 sayfasını, kitabını atfettiği ve 2019 yılında kaybettiği kadim dostu Mehmet Beşir Taşkın için kaleme aldığı anılarından oluşan şiir derlemesidir. İkinci kısım ise, toplumsal mesajlar içeren, erdem, ahlak, dostluk, insancılık, doğa ve hayvan sevgisi gibi temel kavramların ışığında yüreğinden dökülenleri kaleme aldığı şiirleridir.

İNCELEME (1.kısım)

”Yaşamak anlamaktır” demişti, kadim dost Mehmet Beşir Taşkın. Ve bu söz şiirdeki yerine usulca bırakılırken, şairin gözlerinde canlanıyordu belki de, dostun o sözü söylediğindeki tavrı. Ve Seneca’nın bir sözü bu dostluğa adeta bir şemsiye tutuyordu.

”Gerçek dostluğun en güzel niteliklerinden biri anlamak ve anlaşılmaktır.” (Seneca)

”Dünyayı sığdırırdın avuçlarına, oysa ellerin bildiğimiz kadardı.” diyordu şair. Ve dost cevap veriyordu: ”Gönlün genişse her şey sığar.” Bu söz öylesine söylenmiş bir sözün ötesindeydi. Yürekten gelen bir sesti ve bölüyordu tüm sesleri. Dosta açılan yürek kapısından savuruyordu içeriye. Dostun dosta selamıydı bu söz. Bir merhabaydı, bir iyi dilekler temennisiydi. Dostun dosta vedasına kadar bir paylaşımın güzelliğiydi. Şairin dediği gibiydi belki de: ”İnsanca, bilgeceydi…”

Dünyayı sığdırırdın avuçlarına.
Oysa ellerin,
bildiğimiz kadardı.
Bazen şaşırırdım.
”Nasıl beceriyorsun?”
diye takıldığım çok
olmuştu.
”Gönlün genişse,
herşey sığar!”
demiştin.
İnsanca, bilgeceydi…

Dostun, dost izleri kalır; eşyada, toprakta, mekanda… Uzanırsın onlara, dosta dokunur gibi. Sığdırırsın avuçlarına, hala terketmemişken temas ettiği yeri. En çok da yüreğe dokunmuştur. Eşyadaki, topraktaki, mekandaki izler belki silinir zamanla; belki silinmez, ama; yürekteki dokunuş kalır ebediyen. Kelimelerin yetmediği anlar… Bir başka deyişle, kelimeler kifayetsiz… Ve David Thoreau’nun şu sözü büyük bir anlam katar dostluğa: ”Dostluğun dilini kelimeler değil, anlamları ifade eder.”

İzlerin kaldı
elinin,
ayağının,
gönlünün
değdiği yerlerde.
Uzansam tutacakmışım kıvamında.
Silinmeyen
yüreğimin bir yerlerinde,,
sadece
benim görebildiğim,
‘dostluğun ayak izleri.’

Dünya dönerken kozmosun kucağında, bizler de dönüp duruyorduk yaşamın telaşında. Telaş var-oluyordu ve her geçen zaman, artan bir varoluş-luk esir ediyordu bizleri. Bizler ise, varoluşsal sancıları çekerken, bilerek ya da; bilmeyerek, adım adım yaklaşıyorduk anlık bir yok oluşa. Bir bitkinin özünde yeniden uyanış belki de… Ama gidişler… kocaman bir yıkım oluyordu. Şairin değimiyle: ‘enkazın altında’ ve ardı ardına çıkan sesler çarpıyorken dostun dokunduğu tüm nesnelere, dünya telaşına bir sitem yolluyordu, yüreğine oturan o yıkımın etkisiyle.

Gidişin,
kocaman bir yıkımdı.
Hala çıkamadım
enkazdan
Bakıyorum yaşayanlara,
bir şey olmamış gibi…
Herkes işinde
gücünde.
Aynı mesailer,
kakara kikiriler.
Bir ben,
ruhum,
bedenim
yatarım enkaz altında,
sesimi duyan yok!

İNCELEME (2. KISIM)

‘Özgürlük’ diyordu şair Cemil Yüksek. Onun için önemliydi bu kavram. Bir konuşmasında şahit oluyordum ve onun için ne kadar önemli olduğunu anlıyordum. Zira ‘özgürlük’ derken, adeta bakışıyla altını çiziyordu kelimenin. Özgür olduğunu sananlara… Özgür olması gerektiğinin farkına varamayanlara… özgürlüğü kavrayamamışlara… özgür olduğunu zannedip de aslında köle olduğunun farkına varamayanlara… sitem ederken bile efendiliğinden ödün vermiyordu.

Kimsenin
sevgisine
ilgisine
beğenmesine,
gereksinim duymadığınızda,
özgürlüğünüz
avucunuzda
olacaktır.
Kölelik hoşunuza
gidiyorsa
o başka…

Örgütlü mücadelenin önemini iyi özümsemiş bir dava adamıdır Cemil Yüksek. Ortak bir bilinç oluşamamasının üzüntüsünü, hem sözlerinde hem şiirlerinde hem de, geçmişten günümüze kadar ki aldığı sorumluluklarda görmek mümkündür. ”Hazin günleri yaşıyoruz” diyor şair…

Toplumsal bir bilinç beklerken, ya da; umut ederken hala, korku politikasına yenik düşüşü izliyor olmamız ne acı. Tamda şairin dediği gibi, ”hazin günleri” öyle değil mi…

Hüzünle hazanın
birbirine karıştığı,
hazin günleri yaşıyoruz.
Çoğuna şaşırıyoruz,
biraz zaman geçince
unutuyoruz ya…
Ateş
düştüğü yeri yakıyor,
birileri sadece
bakıyor!
Acı,
çekenin yanına
kar kalıyor!
Çünkü acıyı azaltacak
sevinci çoğaltacak
fikirleri
ortaklaştıramadık
daha!

Enver Karahan

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir