Başlamayan Yolculuk

Başlamayan Yolculuk

Otobüs durağında yanlızlığa gömülü bir halde öylece oturmuş bekliyordum. Nerden geldiğimi unutmuş, Nereye gideceğime dair en ufak bir fikrim de yoktu. Sadece bekliyor, bir yandan da sokaktaki telaşlı insanları izliyordum. Hep bir yerlere yetişme telaşlarını… Rastgele birini durdurup sormak istedim.
”Niye bukadar telaşlısınız?”
”Size ne beyefendi!” Cevabı alıyor ve susuyordum. Yanlızlığıma bir kedi ortak oluyordu. Sırtını paçalarımda sürtüyor, bir iki masumca bakışı kokusuyla birlikte üzerime bırakıp gözden kayboluyordu. Gelip geçen otobüsler oluyordu. Nereye gittiklerine bakmıyor, sadece kendimi hazır hissettiğimde herhangi birine binip öylece nereye gittiğimi bilmeden yolculuk etmek istiyordum.


Tabelasına bile bakmadan binmiştim rastgele bir otobüse. Pos bıyıklı, gözlüklü şoförün bakışı sanki benim rastgele bindiğimi anlamış gibiydi. Ne farkederdi ki. Ortalarda, boş bir koltuğa oturmuştum ama otobüs duraktan ayrılmamıştı hala. Neyi bekliyordu ki hareket etmek için? Benden başka da yolcu gözükmüyordu durakta. Tüm yolcular otobüsün sol tarafına oturmuştu. Ben ise sağ tarafta tek başınaydım. Sürü psikolojisine uymuyor olmam mıydı buradaki durum, yoksa; benim kalabalıktan bir nevi kaçışım, sosyal fobimin bir sonucu muydu? bilemedim. Sol taraf daha güvenliydi de onun için mi tercih etmişlerdi acaba?


(Bugün öğlen saatlerinde gerçekleşen bir otobüs kazasında sol tarafta oturan sekiz yolcu hayatta kalırken sadece sağ tarafta oturan 28 yaşındaki Y.B. hayatını kaybetti.)


Güldüm. Saçma hayalimin tam orta yerine ellerimi bir sis bulutunun içine daldırır gibi dağıttım hayalimi ve yoklukta savruluşunu izledim. Şoför arkasını dönmüş ve hafiften gülümser bir eda ile (alaycı bir gülümsemeydi bu) bakıyordu bana. Sanki bir resmin içindeki hareketsiz insan suretleri gibi duran diğer yolcular birden hareketlenmeye başladılar. Homurdanmalar bana kadar ulaşıyor, ama bir anlam veremiyordum. Tüm bakışlar üzerimdeydi. Sanki otobüsü kullanacak olan benmişim gibi hareket etmeyişimize söyleniyorlardı. Garip bir tedirginlik, bir korku hakim oluyordu üzerimde. Stresli olduğum zamanlar nükseden mide ağrısı, tüm acımasızlığıyla merhaba diyordu. Bu sıradan bir anksiyeteden çok farklıydı. Önceki anksiyetik kaygılarımda, bir boşluğun, bir durgunluğun, bazen de maddesel bir oluşun yokluğunda gerçekleşiyordu. Ama şimdiki durum farklıydı. Ben bindikten sonra otobüs hareket etmiyor, şoför dahil tüm yolcular bana bakıyor; homurdanmalar, alaycı gülümsemeler üzerime yağıyordu. Alt tarafı rastgele bir otobüse binmiştim, ne vardı ki bunda? Yasa dışı bir durum yoktu ki bu eylemimde.


Çocukluğumda nezaman bir kabahat işlesem, mekanı terkedemiyorsam eğer, pencereden dışarı izlemek gibi umursamaz bir hal takınırdım ve bu da babamı yeterince öfkelendirirdi. Umursamaz tavrımı takınmak için otobüsün camından dışarıyı izledim. Öfkelenecek bir babam, azarlayacak bir annem yoktu. Kimsem yoktu. Ben var mıydım. Evet. Şuanda tüm yolcular varlığımdan haberdardılar benim. Var olduğumu gözleriyle doğruluyorlardı. Bakışlarımı çevirdiğim yerde görebildiğim sadece büyük bir reklam tabelası ve otobüs durağı idi. Tabelada büyük puntolarla yazılmış bir reklam afişi yapıştırılmıştı. Özel okullardan birinin reklamıydı bu. ‘Hayale Değil, Gerçeğe Çağrı’ Gerçek birşey var ise o da, reklam afişinin sol alt tarafına yapıştırılmış küçük bir afişti. ‘Eğitimde Eşitliği Savunuyoruz…’ Bunlar da birer telaştı. Birinin, büyük boy afişle, büyük puntolarla bir büyüme telaşı ve bir kesimin ise eşitlikçi dünya telaşı…


Hala hissediyordum üzerimdeki bakışları. Sanki herkes yerinden kalkmış da üzerime devrilecekmiş gibi bir haldeydi. Bağırmak geldi içimden, yapamadım. Nefes almakta zorlanıyordum sanki. Otobüsten inme fikri geçti aklımdan, ama sanki koltuğa tutkalla yapıştırılmış gibiydim. Üzerimde müthiş bir ağırlık, öfke, kaygı, bilinmezlik… Şoförün sesi boşlukta yankılanıp üzerime bir tokat gibi yapıştı.
”Arkadaşım”
Göz göze geliyorduk şoförle. Ben gözlerimi ara ara kaçırıyordum sanki suçluymuşum gibi. Suçluluk psikolojisinin durumuna itilir olmuştum, suçum olmadığı halde. Bakışlar yargılıyordu beni. Suçum ise yüzüme okunmamıştı hala. Bekleyiş. Şuanda olmamayı çok istiyordum. Bir pısırık gibi kafamı gövdeme gömmüş, bir yandan da aciz tavrıma lanetler okuyordum. Güçsüzlüğüme öfkeyle bakıyordum. Elime bir silah verseler, Tüm bakışların sahip olduğu bedenlere bir güç gösterisinde bulunabilirdim. Yargılayan ben olurdum böylece. Bir an zihnimde canlandırıyor ve kısa süren güçlü halimin imajına gururla bakıyordum.
”Arkadaşım bir şeyi unutmadın mı?”
Unutmak mı? O kadar çok şeyi unutuyordum ki şu hayatta, ama şimdiki unutkanlığım her ne ise otobüsteki herkesi etkilemekteydi. Yeni bir yasa çıkmıştı da benim mi haberim yoktu? Otobüse her binen yüksek sesle kendini tanıtıp, tek tek herkesi selamlayacak, sonra oturmak isteyeceği yerin uygunluğunu şoföre danıştıktan sonra yolculuğa başlayabilecekti.
”Hadi ama güldürmeyin beni. Kendimi mi tanıtacağım yani?”
Bu sözüm otobüsün içinde gülüşmelere neden olurken, şoför ise sinir bozucu bir kahkaha atıyordu. Demek ki böyle bir yasa çıkmamıştı. O zaman neydi unuttuğum? Çaktırmadan kıyafetlerime bakıyordum ama hiç bir anormallik gözüme çarpmamıştı.
”Pardon ama benim neyi unuttuğumu söylüyorsunuz? Ben herhangi birşey unuttuğumu düşünmüyorum. Üzerimde yarattığınız baskının altında ezilmekteyim. Hepiniz bana gülüyor, söyleniyorsunuz. Şu anda rahatsız olan sizlermişsiniz gibi davranıyorsunuz. Asıl rahatsız olan, kendini baskı altında hisseden ve bilinmezliğin kaygılı durumunu yaşayan benim. Bu duruma artık bir son verirseniz sevinirim.” dedim ve başım dik, kendinden emin bir eda ile şoföre sert bir bakış yolluyordum.
Şoför ise rahat tavırlarla oturduğu koltuktan kalkıyor ve bana doğru dönerek şu cümleyi kuruyordu.
”Beyefendi kart basmayı unuttunuz!”

Enver Karahan

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir