Aze

Aze

Yorgunum anne, hem de çok. Belki son kez yazıyorum sana, bir daha nasıl fırsat bulurum bilmiyorum. Yolum çok yaman, bu gece yarısı düşüyoruz yollara, göç başlıyor bu dağ eteklerinden. Hayallerimi yaralarıma gömüp, kuş misali beni yarım bıraktığın şehre doğru geliyorum. Hatırlıyor musun en son beni gördüğün yaşımı? Gece saçlarıma, portakal çiçeği takmış, Atatürk parkında buluşmuştum senle. Sıcak bir ikindi vakti. Ben sana babamı sormuştum, sen bana dağları. Okuduğum kitap var ya, hani senin bana temizlikten arta kalan parayla aldığın, o hep heybemde. Çok özledim be anam seni, kızgınım da sana. Kırgınım da. Çaresizliğimi bilerek beni kurtarma gafletine düşmeyesin bir daha. Yaşamak nefes alıp vermekse iyiyim ben merak etme.


Yuva apartmanının dokunucu katına yeni taşınıyorduk Annemgiller yeni aldığımız salon takımıyla evcilik oynarken, ben pencereden aşağıda apartmanın kapısının önünde ip atlayan kızları gördüm. Heyecanla asansörün ‘z’ yazan tuşuna bastım. Örgülü saçlarımla salınarak ‘’Bende oynaya bilir miyim?’’ diye yanlarına iniverdim. Uzun boyluca, gözleri annemin menekşeleri gibi olan ‘’Oyna tabi, adın ne?’’ dedi.
‘’Hülya, biz bu apartmanda oturacağız artık’ ’deyip elimle yukarıyı işaret ettim. Oda bana ‘’Bizde asansörün yanındaki merdivenlerin aşağısında oturuyoruz. Bak bu da benim kardeşim Berfin’’ dedi. Elini göğsüne tutarak ‘’bende Aze ‘’
Kızlarla ayak bileklerimizde uzun süre tuttuğumuz lastikle oynamaya doyamamıştım. En iyi oynadığım almanlar adlı oyunu hoplaya zıplaya, bilmeyen kızlara da öğretmiş uzun süre oynamıştık ki, annem akşam ezanıyla evde olmadığı anlayıp balkondan adımı seslenmişti. Ben yukarı çıkmak için asansöre binerken kızlar merdivenlerden aşağı inmişlerdi bile. Öfkeyle beni karşılayan bileklerinden dirseğine kadar altın bileziklerle şıngırdayan annem kulağımdan tuttuğu gibi ‘’Kız neredesin, kör olasıca çabuk ellerini yıka yemek hazır’’ diye beni içeri aldı.
Aze ile tanışma hikâyem böyle başlamıştı, eylülde okullar açılıp ben koleje başlarken, onlarda iki kardeş el ele tutuşup iki sokak ötedeki mahalle arası okula gidiyorlardı. Her sabah şımarıklığım yüzünden geç kaldığım servis, apartmanın önünde beni beklerken, onlar çoktan yollarını yarılıyorlardı. Aze ortaokul bire gidiyordu, her fırsatta benim okuduğum kitaplarımı benden ödünç ister, bakkalın önündeki eski dergileri toplardı. Okumaya çok meraklıydı. Yağmurlu bir kış sabahı, Aze okula gitti ama bir daha geri dönmedi. Ya da dönemedi.
İnsanın bir başkasına muhtaç olduğu yerdeyim. Başkalarına muhtaç olmak ayıp bir şey mi anne? Kaç karanlık geceden sonra alıştım buraya biliyor musun? Sana duyduğum o derin öfke hala içimde bir yerlerde kanıyor, tutmuyor kabuk bir türlü. Beni kaç gün aradın, kaç gün sonra yedin, içtin, uyudun. Gözlerini kapayınca uyuyabildin mi? Ya babam? Bazen yeni kızları getiren tek gözü kör bir adam vardı o anlatırdı, babamı şafakta okul yolunda görürmüş,. Onun hala umudu var dimi beni bulabilmek için? Keşke benimde geri dönmek için olsaydı.
Yara olmuştu bana Aze, en iyi arkadaşım gitmişti. Berfin, onun ardından umutsuz bir sessizliğe bürünmüştü. Oynayacak kimsem kalmamıştı. Çaresizce sokağı unutup odamın esiri olmuştum. Bir akşam annemin her daim elinin lezzetiyle övündüğü içli köftelerini yemeğe misafirimiz vardı. Masaya özenle seçtiği belli olan dantelli beyaz örtüsünü sermiş, ortaya karışık renkli pahalı vazosunu koymuş, her daim övündüğü altın yaldızlı papatyalı tabaklarını da çıkarmıştı. Misafir, elinde meşhur Kadayıfçı Nuri’nin paketiyle zili çaldığında annem her zamanki heyecanıyla, suyu haşlanan içli köftelerle mutfakta bayram havası estirmeye başlamıştı. Beyaz uzun, yanında yeşil taftası alacalı bulacalı gözüken perdelerin yanında eğreti gelin gibi duran babamın yeni aldığı televizyonda haberler başlamıştı.
‘’Kapat kızım gürültü yapmasın, savcı bey bütün gün dert yeterince dinliyor’ ’derken
Lacivert takım elbisesinin içinde, çatık karakaşlarıyla, ‘’ Kalsın, memlekette neler oluyor mirim’’ diye sert bir sesle söyleyince korkmuştum.
Annem getirdiği köftelerin gururuyla masaya sunarken, açık kalan televizyondan gelen bir haber karşısında gözyaşlarımı tutamadım.
‘’Adı batasıcalar her yerdeler, nasıl kurtulacağız bunlardan ‘’diye annem söylenince, masadan su almak bahanesiyle koridorun sonunda sağdaki kilere attım kendimi. Hıçkırarak ağlamama gelen annem
‘’Ne oluyo, kız ‘’
‘’Haberdeki kız Aze’ydi, tanımadın mı? ’diyebilmiştim şaşkınlıkla
Soğuk bir odaya gözlerimi bilmem kaç gün sonra açtım, rutubet kokusu bizim evden çok uzaktı. İki gündür yarım kuru bir ekmek getiriyordu bir gözü kör, topal adam önüme. Haykırmalarıma aldırış etmeden kapıyı üstüme kitlerken ‘’alış, buradan kaçış yok kızım, sen artık örgütünsün’ ’derken saçlarımı tel tel yolup bağırmaktan başka bir şey yapamıyordum. Sen beni bir gün ağlatmazken anam, burada her gün dayak yedim ben. Sırtıma uzun kemeriyle öyle sert vurdu ki o şerefsiz sonunda bayıldım. Gözlerimi açtığımda karşımda fermuarını çözüyor, pantolonunu indiriyordu öfkesini öyle bir kustu ki üstüme kararmış olan dünyam zifiri karanlığa büründü. Güleç kızından eser kalmadı anam.
Yemek masasına geri döndüğümde savcı bey ve babam hararetli bir tartışma içine girivermişlerdi. Ülkenin doğusunu batısını, sunisini alevisini, süryanisini zazasını bir yerlere götürüp getiriyorlardı. Benimse aklım hala haberdeydi. Aze, kendi bile isteye bunun için hayatını terk etmiş olamazdı. Ben buna inanamazdım. Öğretmen olmayı isteyen o yumuşak kalpli, anaç kız bunları yapmış olsun, hiç inandırıcı değil. Ben odama bende kalan son anısıyla geçerken içerden gelen televizyonun sesinde aynı haber yuva apartmanının odalarında yankılanıyordu.’’ yapılan operasyonlarda, örgüte katılan kız çocukları, çıkan çatışmada ölü olarak ele geçirildi’’

Birsen Yalçın Güngördü

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir