35. Koğuş

35. Koğuş

Yıllardır köşe yazarlığı yapmaktayım. Yurdun dört bir yanında olan yazarlarla münakaşalarımı, yapmış olduğum söyleşileri, eski devir gazetelerde görmemiş olmanız olası değil. Yazmış olduğum yazılar yüzünden beni bir sabah, daha gün ağarmadan sıcacık aile evimden kopardılar. O gün şehirden uzak gürültüden yoksun evimde uyurken, toprak yoldan gelen bir araba sesi işitmiş ve uyanmıştım. Etrafıma bakındığımda henüz hava karanlıktı. Yataktan doğruldum ve yola bakan perdeyi hafif araladım. İki tane zırhlı araç arka arkaya eve doğru geliyordu. Çok geçmeden kapı büyük bir gürültüyle kırıldı. Askerler sanki vatana hıyanet etmişiz gibi davranıyorlardı.
“Rıdvan Akçaboğa! Rıdvan Akçaboğa!”
İsmim sert mizaçlı genç bir subayın dilinde…
“Buyrun benim bir kabahatimiz mi oldu komutanım?”


Karşımda beliren 4 asker, doğrudan üzerime yürüyüp yüz üstü yere yatırdılar. Kulağımda şıngırdayan metal sesiyle beraber, kollarımı arkamda birleştirdiklerinde kelepçe taktıklarını anlamıştım. Bağıra çağıra hatta sürükleyerek evden çıkardılar. Anam gözü yaşlı, babam burukça ama kendinden asla ödün vermeyen bir bakışla dimdik duruyordu. Ailemden bana kalan son görüntü buydu. Askeri araca bindiğimde benim gibi 7 kişi daha vardı. Üzerlerindeki pijamalara baktığımda onların da benim gibi uykusundan uyandırılıp alındığı açıkça belli oluyordu. Çok geçmeden bir tutukevine gelmiştik. Askerler bizleri yaka paça araçtan indirdiler.


Eskimiş taştan ve büyükçe aşılamaz duvarları, tahta kapısı ile tam bir zindan desem yeriydi. Uzun ve boğucu koridorlardan geçtik. Demir parmaklıkların biri açılıyor biri kapanıyordu. Koridorun sonunda, üzerinde ‘Müdürlük’ yazan kapıdan içeriye girdik. Belgelerimizi hazırladılar, fotoğraflarımızı çektiler ve koğuşumuza teslim ettiler. Büyük bir gürültü ile arkamdaki paslanmış çelik kapı kapandı. İçeriye girer girmez yoğun bir rutubet kokusu yüzümü yalamıştı. İçeride toplamda demirden 17 ranza, bir adet dikdörtgen ahşap masa etrafında beyazdan yoksun, kişi başına 1 tane düşecek şekilde plastik sandalyeler bulunuyordu. Koğuştakiler “Allah kurtarsın” nidaları ile iyi dileklerini iletiyorlardı. Adının Ramiz olduğunu öğrendiğim haylice yaşlı koğuş ağası boş bir yatak gösterdi ve
“Burada yatarsın” dedi.
Eliyle demir dolapları gösterip,
“Şu en soldaki dolap boş oraya da eşyalarını koyarsın”
dedi. Benim hiç kıyafetim yoktu ki… Yaka paça getirilmiştim!
“Yarından sonra görüş günü var. Ziyaretçin bir iki parça bir şey getirecektir endişe etme!”
eliyle ranzaların sağında kalan kapıyı gösterdi.
“Şurada banyo ve tuvalet var, haftada bir kez girme hakkına sahipsin. Kişi başı aylık 1 ton su düşüyor.”
Ramiz dayı benim korkmuş yüzüme inat tebessüm ediyordu. Baba sıcaklığı vardı sanki…
” Hadi evlat biraz dinlen. Zamanla alışırsın. Allah kurtarsın!”
Başımı ‘tamam’ anlamında hafifçe öne eğdim. Dinlenmek için boş olan yatağıma uzandım. Ağzımı bıçak açmıyordu. Doğruyu söylemek gerekirse korkuyordum. Bundan sonra ne olacaktı? Hiç beklemediğim bir anda hayatın namlusunun önünde bulmuştum kendimi. İçimden geleni yazmam nasıl da suç olurdu? Ben gönlünü yazmaya vermiş bir yazardım. Yazmaktan başka bir iş bilmezdim ki ben. Uzandığım rahatsız ranzada düşüncelerimi bölen hayli sabırsız bir ses işittim.
“Kalk kalk kalk sayım vakti!”
Ranzama vurulan plastik cop ile aniden sarsıldım. Etrafıma baktığımda herkesin koğuşun ortasındaki boş aksamda sıraya dizilmekte olduğunu gördüm. Onlara uyup hemen sıraya geçtim. 1… 2….3….34 son. Tombul olan gardiyan “Bir kişi eksik” diye bağırmaya başladı.
“Nerde bu adam?”
diye söylendi yüksek sesle.
“Eğer 3 dakika içerisinde bana nerede olduğunu söylemezseniz sıra dayağına çekeceğim sizi.”
Mahkûmlardan çıt çıkmıyordu. Gardiyan elindeki telsizi yüzüne yaklaştırdı.
“A10’da acil durum!”
Çok geçmeden içeriye 50 kadar gardiyan girdi ve doğrudan bize saldırdılar. İri yapılı bir tanesi elindeki copu kaldırdı ve baldırlarıma hışımla geçirdi. Sonrası ortalık feryat figan… Koğuştan acı acı çığlıklar yükseliyordu. Ben çok direnemeden bayılmışım…


Gözlerimi araladığımda karşımda duran beyaz giyimli hemşire olduğunu düşündüğüm kadına baktığımda revirde olduğumu fark ettim. Ben pek bilmezdim kavgayı. Küçükken okulda ne zaman kavga etsem dayak yerdim. Eve gelince bir de babam döverdi dayak yediğim için. Hemşire yanıma yaklaştı tansiyon ve şekerime baktı. Öyle güzel ve zarifti ki ondan etkilenmemek imkânsızdı. İnce ve tatlı çıkan sesiyle;
“İyisiniz. Koğuşunuza dönebilirsiniz. Ani hareket etmemeye dikkat edin! Kolunuz kırılmış.”
Kurumuş dudaklarımı araladım ve cevap verdim;
“Teşekkür ederim.”
İki tane gardiyan destek verip ayağa kaldırdılar ve koğuşa getirdiler. İçeriye girdiğimde mahkûmların durumunun benden farksız olduğunu gördüm. Doğrudan masanın yanında oturan Ramiz dayının yanına gittim. Beni görünce burukça tebessüm etti. Başıyla yanındaki boş sandalyeyi işaret etti ve oturmam için biraz yer açtı. Sandalyeye oturdum. Korkmuş ve cılız çıkan sesimle;
” Dayı ne ettik biz şimdi, bizi neden dövdüler?”
” Kabahatimiz yok oğul. 35. kişi avluda kendini asmış. Müebbet cezası vardı. Bizim yüzümüzden astığını düşündüler ve o sebepten kendilerince adaleti sağladılar. Zamanla alışırsın sen de…”
Bir bilge edasıyla devam etti sözlerine;

Bu taş duvarlar bu demir parmaklık kardeş,
Van Gölünden Ağrıdan Ergene Irmağına,
Çürüyüp dökülmüş karanlıkta kökleri,
Mapusane bahçesinde el kadar mavilik,
Bir zaman gerili dursun başımızda.
Gardiyanlar dolaşsın daha bir zaman,
Parmaklık hükmünü yürütsün.
Çiçeklerle donatacak kollarını bahar dalları gibi.
Karanlıkta barış kervanlarını bekleyen,
Çileden çileye batmış senin emekçi halkındır.
Yirmisinde bir delikanlı gibi dalıp maviliklere,
Yirmisinde bir delikanlı gibi
Dudaklarından öpeceğim gün,
Masmavi özgürlüğün,
İnan ki yakındır.

Vedat Türkali’nin ‘Cezaevinde Bir Barış’ şiirinden bir kesit okumuştu. İçim burkuldu bu dizelerden sonra. Müebbet hapis cezası almıştı. Karısı yıllar önce ölmüş, hasretini çekiyordu.


Demek ki burada adalet böyle işliyordu. Güçlü olan zayıfı eziyor, kendilerince günah çıkarıyorlardı. Diş bileyen herkese düşman oluyorlardı. Hayatlarını çalarak ceza veriyorlardı. O gün bu gündür koğuşumuzun adı 35. Koğuş olarak kaldı. Yıllarca hak etmediğim sebeplerden dayak yedim. Ezile ezile tam 8 yıl geçirdim 35. Koğuşta. Çıkan Af Yasası sayesinde bugün tahliye oluyordum. Ramiz dayı kalp hastasıydı. Edilen eziyetlere dayanamadı. Beraberliğimizin altıncı senesinde özgürlüğüne hasret göçtü gitti.


Koğuşta yediğim ilk dayakta revire kaldırılmıştım. Oradaki hemşire ile yıllarca uzaktan bakmıştık birbirimize. Gözler insanı ele verir derler ya hani, bir gün dayanamadım mektubumu yazdım ve gardiyanın birine sataştım. Sonucunda güzel bir dayak sonrası yine revire kaldırıldım. Zira onu görebilmenin tek yolu buydu. Kanayan yaralarımı temizleyip bir güzel sardı. Tam işini bitirmek üzereydi ki mektubumu sakladığım cebimden çıkardım. Hayrete düşmüş gözler ile bana bakıyordu. Alelacele mektubu alıp cebine koydu ve beni apar topar gönderdi. Bir sonraki gidişimde ise mektubuma cevap vermişti. Gide gele sonunda sözleşmiştik. Dilek hemşirenin de bende gönlü vardı. Özgür olduğum vakit evleneceğim kadın…


Elimde tahta bavulum ile bayramlık kıyafetlerini giymiş çocuklar gibi heyecanlıydım. Nihayet tahliye olacaktım. Yıllardır hasretini çektiğim evime gidecek, görüşemediğim arkadaşlarımla görüşecektim. Anamın kokusu burnumda tütüyordu. Çelik kapı yeniden açıldı. Lakin sesi bu kez serenad gibi gelmişti. Zira bu kez özgürlüğüm için açılıyordu.
“Rıdvan Akçaboğa hazır mısın?”
“Hazırım”
Koğuş arkadaşlarımla vedalaşıp, biraz önce adımı seslenen gardiyana kendimi teslim ettim. Müdür odasına gidip evrakları imzaladım. Bu kez iki tane asker belirdi yanımda. Bana kapıya kadar eşlik edeceklerdi. Yıllar evvel geldiğimiz yoldan geri gidiyorduk. Tahta kapı açıldı. Hafif ılık bir rüzgâr yüzümü yaladı. Gökyüzü tüm berraklığıyla gözlerimin önündeydi. Kuşların cıvıltısı kulaklarımda yankılanıyor, yeşil çimenler adeta karşımda dans ediyordu. Kuşlar kadar özgürdüm…


Aradan aylar geçti. Bu kez işsizlik belası sardı başımı. Hiç kimse sabıkası olan birine iş vermek istemiyordu. Yıllarını yazmaya adamış bir adamdım ben. Başka bir iş yapmayı bilmiyordum zaten. Dilek hemşire ile evlenemedim. Babası işsiz sabıkalı bir adama kız vermek istemedi. Babam geçen ay illet bir hastalığa yenildi. Anam da hayat arkadaşının acısına dayanamadı. Bir hafta sonra onu da kendi ellerimle toprağa verdim. Şimdiyse koskoca evde yalnız başıma kalakaldım. Mahpusluk sadece demir parmaklıkların ardında olmuyormuş. Hayatın sancısı daha acı bindi omuzlarıma. Yazmayı hiçbir zaman bırakmadım. Yalanla dolanla zehirlemek yerine hakikati yazdım.
Bu dünyadan bir Rıdvan Akçaboğa geçti kimseler görmeden, kimseler duymadan. Yeniden doğdum şimdi anasız, babasız. Bu hayatımda ise kimsesizliği yaşayacağım. Belki yine kimseler görmeyecek, duymayacak, bilmeyecek ama olsun. Kendim için yaşayacağım ve yazacağım. Zihnimdeki dünya durana dek özgürüm.

Tüm kader mahkûmlarına sevgilerimle…

Özlem Erdal

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir